Aşk Redifli Gazellere Göre Klasik Türk Şiirinde Aşk

Mahmut KAPLAN

Prof. Dr., Celal Bayar Üniversitesi Öğretim Üyesi

Aşk, bütün dünya edebiyatlarının başlangıçtan itibaren en vazgeçilmez temalarından biridir. İnsanoğlunun yaratılışından itibaren en yoğun yaşadığı duygu aşk olsa gerektir. İnsanın, daha geniş bir ifade ile kainatın yaratılış sebebi de mutasavvıflara göre aşktır. Allah bir gizli hazine olan varlığını tanıyacak göz, sevecek gönül, sanat eserlerini takdir edecek bir akıl dilemiş, evreni ve bütün güzellikleri idrak melekesiyle donanmış insanoğlunu yaratmıştır. Kainatı, bütün güzellikleriyle insanoğlunun beğenisine sunan yaratıcı, ondan bu güzellikleri takdir ve tahsin etmesini, nimetlerine karşı şükür ve ibadetle karşılık vermesini beklemiştir. İnsan ruhlarını yaratıp topluca onlardan “Ben rabbiniz değil miyim?” sorusuyla “evet” cevabını muhtevi sözleşmeyi alan Allah, ruhundan bedene üflemiş ve insanı yeryüzü gurbetine hikmet ve meşietinin gereği olarak yollamıştır. Asıl vatanından ayrılan insan ruhu dünyada sürekli bir daüssıla içinde özlemle yaşamıştır. Esma ve ilahî sıfatların bir tecellisi olan kainat aslında mevhum bir varlık kimliğine sahiptir. Allah’ın varlığına oranla “varlık” denemeyecek olan bu görüntünün ardında bütün haşmet ve debdebesiyle bir tevhid saltanatı hüküm sürmektedir. Dolayısıyla “ikilik” kavramı sadece bir vehim, hakikati kavramada bir varsayım olarak ortaya çıkmaktadır. Görünen, esmâ-i ilâhiyenin tecellileri, parıltılar ve güzellikleridir. Bu güzellikleri temaşa eden insan ruhu, görüntünün ardındaki “gerçek”e ulaşma cehdi içinde asırlar sürecek bir aşk maratonuna girmiş, türünün sözcüsü olarak şair bu özlemi şiir formunda dile getirmeye çalışmıştır. Şimdi “aşk”ın edebiyatımızdaki seyr ü seyahatini kısaca özetleyelim:

İslamî literatürde “aşk”, beşerî ve mecaz olmak üzere iki biçimde kullanılır. İlahî aşk karşılığı olarak “hakikî aşk”; beşerî aşk içinse “mecazî aşk” ifadeleri kullanıla gelmiştir. İlahî aşk daha çok tasavvufta, kimi zaman da İslam felsefesinde işlenmiş, varlıklar hiyerarşisinde alttaki varlığın bir üstteki varlığa iştiyakı ve sevgisi de aşk olarak ifade edilmiştir.1 Kur’an’da ve sahih hadis kitaplarında aşk kavramı geçmez; bunun yerine hub, muhabbet ya da meveddet kelimeleri kullanılır. Yine Rabia, Bayezid-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdadî, Hallac-ı Mansur gibi ilk dönem mutasavvıfları da aşk kelimesini kullanmamışlardır.2

İslam tasavvufunda aşk kavramını ilk kez ciddi bir biçimde inceleyen Ahmed el-Gazalî’dir. (ö.1126)3 Ruzbihân-ı baklî, ”Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve bu yüzden bu âlemi yarattım.” mealindeki kudsî hadis olarak rivayet edilen sözdeki bilinmekten amacın muhabbet olduğunu söyler; Allah’ın sevgiyle tecelli etmesinden âlem meydana gelmiştir. Bunun sebebi de “hakikat-i Muhammediye”dir.

Görüşleri klasik edebiyatımızı derinden etkileyen İbn Arabî (öl. 1240), aşk kelimesi yerine “muhabbet”i tercih eder. O, sevgiyi üç kısma ayırır: ilahî muhabbet, ruhî muhabbet ve tabiî muhabbet.4 İbni Arabî şöyle der: “Allah, insan için yine insan sûreti üzere başka bir şahsı üretti, ona da kadın adını verdi. Kadın kendi sûreti üzere zâhir olunca ona müştak oldu. Bu hal bir şeyin kendi yurduna düşkünlüğüdür. Şu izahımıza göre insana kadın sevdirildi. Çünkü Allah da bizzat kendi sûreti üzre halk ettiği kimseye muhabbet gösterdi; nûrdan yarattığı meleklerin mevki ve mertebeleri daha yüce ve âlemden neş’et etmiş olmalarına rağmen bunları insana secde ettirdi. İşte (erkekle kadın ve Hak ile insan arasındaki) münasebet buradan başladı.”5 Yine İbn Arabî’ye göre, “aşk, eşyayı birbirine rabteden ve tüm varlıkları kuşatan ilahî prensiptir. Bu, Allah’a ibadetin en üst tezahürünün aşk olduğu anlamına gelir. Başka deyişle evrensel aşk ve evrensel ibadet (kulluk) bir ve aynı olgunun iki yönünü oluşturur.”6

Gazalî, aşk konusunda şöyle düşünür: “Allah aynı zamanda güzellik sıfatlarına da sahiptir. Planında ve yaratıcı kudretinde güzellik vardır. ‘Allah güzeldir ve güzeli sever’ der Peygamber (sav).” Son olarak insanın ruhu, ilahî kaynağıyla yakınlığa sahiptir. Allah insanı kendi suretinde yaratmıştır. Böylece Allah’ı tüm bu sıfatları ile bilir ve aynı zamanda onunla ilgili konumumuzu kavrarız. O’na olan sevgimiz zorunlu hale gelir ve ardından o da bizi sever… Aşk azmi (şevk) içerir, çünkü her âşık her zaman sevdiğini görmenin özlemini duyar. Allah âşıkı kendisine kapalı en büyük ihsan ve en büyük mutluluk olan Allah’ı görmeye ulaşmak için yalvarıp yakarır. Gene aşk, yakınlık (üns) ile neticelenir… Aşk, Allah’ın bilgi ve seyr ü temâşâsının sonucu olduğu için, âşık ariftir.”7

İslam felsefesinde de aşk tartışılan konulardandır. İslam düşünürlerinin bu konuda farklı görüşlere sahip oldukları görülür; onlara ilham veren Eflatun ve Aristo’dur. Ebubekir er-Râzî’ye göre aşk maddî hazlara düşkünlüğün bir tezahürüdür. Âşık olanlar şehvetlerinin esiri olduklarından hayvanlardan aşağıdır. İhvân-ı Safâ ise aşkı bir fazilet olarak değerlendirir. İbn Sinâ aşkı kemal fikriyle irtibatlandırır. Ona göre hem hakikî, hem mecazî aşk, bir kemale erme iştiyakıdır. İbn Miskeveyh aşkı sevgide aşırılık olarak niteler.8 Miskeveyh’e göre aşk, “asla Aristo’nun inandığı gibi kendini sevmenin bir uzantısı değil, fakat kendini sevmenin sınırlandırılması ve başkasını sevmektir. O, sevgiyi (muhabbet) genellikle insanlarla doğuştan arkadaşlık etme kapasitesi olarak kabul eder… Aşırı haz yahut iyilik arzusu olan aşk –menfaat düşüncesi aşka yabancıdır- iki kişinin ötesine geçmez. Hayvanî aşkın objesi haz, manevî aşkın objesi erdem yahut iyiliktir.”9

İslam mutasavvıfları, “İman edenler Allah’ı daha ziyade severler. (2/1659”, “Allah onları, onlar da Allah’ı severler. (5/54)”, “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakınlarınız, kazandığınız mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah’tan, Resûl’ünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevgili ise, o zaman Allah’ın azabı gelinceye kadar bekleyin. (9/24)” ayetleriyle, Hz. Muhammed’in Hz. Ömer’e hitaben söylediği: “Ben sana herkesten daha sevimli olmadıkça iman etmiş olmazsın (Buharî,İman 8-9, Müslim, İman 67-70)”, “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz.” hadislerini referans alarak aşk konusunda görüşlerini temellendirmeye çalışmış, Allah ve onun peygamberini sevme gereğini ifade etmişlerdir. Kuşeyrî, şeyhi Ebu Ali Dakkâk’ın “aşk aşırı sevgi yani sevgide ölçüyü aşmak anlamına gelir. Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah’a duyduğu sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O’nu yeterince ve layık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de aşk diye adlandırılamaz.” diyerek aşkı tanımlamış, sınırlarını çizmiştir. Ancak Kuşeyrî, sufîlerin Allah’a duydukları sevgiye aşk adını vermelerine hoşgörü ile bakmıştır.10 Müfessir Fahruddin Râzî de Allah’ı sevmenin marifetin ayrılmaz bir parçası olduğunu, kişinin irfanı derecesinde muhabbetullahta aşama kaydedeceğini söyler.11 Râzî şu kıssayı örnek gösterir: “Hz. İsa üç kişiye rastlar. Bir de ne görsün, onlar daha çok zayıf ve renkleri daha çok soluk. Öyle ki onların yüzleri sanki nûrdan meydana gelmiş birer ayna gibi. Bunun üzerine Hz. İsa onlara, “siz bu makama nasıl ulaştınız?” dediğinde onlar, “muhabbetullah ile…” dediler. Bunun üzerine Hz. İsa “siz kıyamet gününde Allah’a yaklaştırılacak olan kimselersiniz” dedi.”12

Yukarıdaki iktibaslardan anlaşılacağı gibi İslam düşünce sisteminde ve tasavvufta “aşk” kavramı değişik bakış açılarından irdelenmiş, konu ile ilgili çeşitli, olumlu/olumsuz görüşler ileri sürülmüştür. Ancak mutasavvıflar temel olarak kainatın yaratılışına sebep olarak aşk/muhabbeti ileri sürmüş, kulun Allah’ı aşk derecesinde sevmesinin gereği üzerinde durmuşlardır. Bu sevgiye aşk denip denemeyeceği konusunu tartışmışlardır. Ancak temel amaç kalb merdiveniyle Allah’a ulaşmaktır. Ali Nihat Tarlan, “şeriatte asıl olan akıldır. Tarikatta aşktır. Akıl, masiva yani kesret âleminde yaşamanın yollarını gösterir. Aşk ise “maverâ” yani vahdet âleminin idraki içindir. Akıl; mahduttur, aşk; sonsuzdur.”13 Aşkın gayesi vahdete erişmektir.”14 diyerek aşkın hedefini ifade eder.

Nihat Sami Banarlı aşk konusunda şöyle der. “…kişinin önünde yalnız Allah varlığı ve içinde yalnız ilahî güzelliğe karşı duyulan en büyük aşk vardır. Demek ki sırları çözen akıl değildir, aşktır. İlâhî kelâmın can aynasında mânâ haline gelmesi, yani hakikatlerin tam anlaşılması da aşkın yardımıyladır. Ancak kirlerinden temizlenmiş, her türlü paslardan arınarak sırlara aydınlanmış bir can aynasındadır ki mânâların ve gerçeklerin çehresi tam görünür.

İlâhî güzellik ve bu güzelliği kelâm haline koyan Tanrı’nın güzel adları, bize mânâ yıldızlarıdır. Yıldızları bilmek ve iyi görmek için nasıl gözden üstün bir âlete ihtiyaç varsa, ilâhî sırları bilmek ve hakikat nurunu görmek için de daha gerçek bir aşka ihtiyaç vardır.”15 Allah’a varmak için iki yol vardır. Cüneyd-i Bağdâdî (öl. 909)” “sahv” (ayıklık, aklı başında olma) yolunu seçmiştir. Ancak Bayezid-i Bistâmî (öl. 848) “sekr” (sarhoşluk, kendinden geçme) halinin gerekliliğini savunmuştur. Bayezid’e göre “sahv” yani aklın rehber edilmesi, insanlık sıfatlarının sürmesi demek olup bu ise insan ile Allah arasındaki en büyük engeldi. Allah’a ulaşmak için akıl ve iradenin terk edilmesi, insanî sıfatlardan arınılması, “sekr” yani sarhoşluk, çılgınlık, kendinden geçme yolunun seçilmesi gerekiyordu. Bu yolun manevî hallerini tarif etmek için aşk şaraba, bu şarapla kendinden geçen sûfînin hali ise sarhoşluğa benzetildi. Bu yolun manevi duygularını ilk hissetme hali zevk “tatma” sonraki aşama “şürb” içme, daha sonraki aşama “sekr” (sarhoşluk, kendinden geçme) olarak adlandırıldı.”16

Klasik Türk şiirinin önünde örnek olarak Arap ve Fars şiiri vardı. Özellikle Fars şiiri yukarıda özetlemeye çalıştığımız anlayış ve düşünceler çerçevesinde şekillenmiş, oluşan bu gelenek zemininde zengin bir mecazlar dünyası içinde, “aşk”, ifadesini bulmuştu. Şairler mutasavvıfların zengin alegori dünyası içinde elde ettikleri mecaz ve istiareleri şiirlerinde kullanarak Allah’a, Hz. Peygamber’e duydukları sevgiyi ifade etmişlerdi. Şairler Allah ile mürit arasındaki ilgiyi âşık-mâşûk ilgisine, kalpte bir görünüp bir kaybolan ilahî tecellileri de kendisini gösterip gizleyen zalim sevgiliye benzetmek suretiyle şiirde anlam zenginliğini temin etmişlerdi.17 Şarap, kadeh, meyhane, mahbup kelimeleri tamamen mecazî anlamlar kazanarak Allah, ilahi aşk, tekke, mürşid-i kâmil gibi anlamlar kazanmış, “11. yüzyılda sekr ve şarap kelimelerinin yerine Farsça karşılıkları geçmişti. Artık ‘bezm-i elest ezelî misak’ şarap ve bu dünyada bunu unutma ise “humâr” olarak anıldı.” İl kez şarabı aşk anlamında ünlü mutasavvıf Bayezid-i Bistamî kullanmıştır.18 “Mutasavvıf şairlerin dilinde Allah sevgili (maşûk), insan ise âşıktır. Âşığın sevgilisinden ayrılmaktan dolayı duyduğu elem imajının altında ruhlar alemine duyulan özlem feryatları yükselir. Sevgilinin acımasız bigânelik sembolü ile, ifadeye gelmez güzelliğinin kısmen de olsa bir an kendilerine âşikâr olmasıyla kendilerinden geçmiş aşıklar, zaman zaman ruhlarını aydınlatan, sonra varlığı fark edilmeden kaybolan anlık parlayıp sönüşleri tasvir ederler.”19

Türk şairleri önlerinde buldukları bu örneklerden yola çıkarak yeni bir şiir meydana getirdiler. İlk örneklerinde taklit bulunsa da zamanla bu şiirle boy ölçüşecek şairler yetişti; klasik şiirimiz milli bir kimliğe büründü. Bu şiirde işlenen en önemli tema şüphesiz aşktı. “Aşk” kavramı, özetlediğimiz macerası içinde kazandığı zengin muhteva ile bu şiirin vazgeçilmezi oldu. Ancak şiirimizde aşk, Tanzimat döneminden başlayarak dozu artan eleştiri ve karalamaların hedefi haline geldi. Şairlerin mecaz örtüsüne sarıp sarmaladıkları aşk ve sevgili konusunda çeşitli iddialar/iftiralar ileri sürüldü. Bu aşk ilahî mi, beşerî mi tartışmasının yanında sevgilinin kimliği ve cinsiyeti de çeşitli ithamların odağına oturtuldu. Bu tartışmaları yeniden yazmanın yararı olmadığını sanıyoruz. Sadece Klasik Türk şiirinde işlenen aşkın ve ayrılığından ıstırap duyulan sevgilinin mahiyetine dair bazı bilim adamlarının düşüncelerini özet olarak sunmakla yetineceğiz. E.J.W. Gibb şöyle der: “…bu şiir his ve his ötesi arasında akıp gider; aşk ve güzellik en câzibedar kıyafetleriyle ve en güzel biçimde sunulur, fakat bu takdim öyle mâhirâne yapılır ki, okuyucu istediği gibi yorumlamakta serbesttir.”20

Latifî, tezkiresinin önsözünde bu aşkı şöyle anlatır: “…güzellik ve alımlılık, çekicilik ârifle Allah arasında bir şekildir. Kuşkusuz mânâ ehli şekilde kalmayıp her güzelin yüzünde ilâhî güzelliğin pırıltılarını, mutlak güzelliğin nurlu sırlarını seyreder. “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır (2/115)” âyeti gereği nakşında nakkâşı ve eserinde onun yapıcısını görebilirler.”, “Aslında şairlerin mecazî şiir örtüleri ve gerçeği iltibaslarında def, ney, sevgili ve şarabı gösteren ibare ve istiareler gelirse, görünüşüne bakıp bunları şarap, dilber, kol ve boy övgüsü olarak düşünmemek lazımdır. Tasavvuf ve gerçek bilenlerin dilinde her sözün bir te’vili ve her te’vilin bir temsili vardır. Sözün kısası bunlar ister güzelleri methetsin, isterse dilberleri övsün Hakk’ı görebilen gerçek erlerle vahdete ulaşmış Allah dostlarının yolunda gidenler, onları celâl ve cemâl sahibi yüce Allah’a ait görürler.21

Ahmet Hamdi Tanpınar: “eski şiirimizde Garb’ın anladığı manâda psikolojik vaziyetlerden doğan, derunî mücadelelerden, insanı talihin korkunç iradesiyle karşılaştıran terkiplerden doğmuş bir aşk yoktur. Fakat onlarda sadece insanlığa has bir meziyet olan güzelliğin elde edilmiş olmasından gelen bir beşerî aşk vardır ki, sanatta asıl istenen de odur.”22

Ömer Faruk Akün: “Divan şiirinin teşrifatınca aşk şair için dışında kalınmaz, mutlaka benimsenmesi ve terennüm edilmesi mecburî bir duygudur. Şairin aşk duygusunu şiirine mihver yapması, kendini muhakkak âşık pozisyonunda göstermesi bu edebiyatın uyulması şart olan âdâbındandır. Divan şairliğinin yolu, en başta âşıklık rol ve hüviyetini kabullenişten geçmektedir. Şair isterse başka duygu ve konulardan söz açmayabilir, hayatın başka tezahürlerine ilgisiz kalabilir; fakat şiirlerinde aşkın semtinden, aşkı kendi macerası olarak anlatmadan, devamlı surette âşık pozisyonunda görünmeden şair sayılmak, şair sırasına girmek, divan şiiri teşrifatında düşünülebilecek bir şey değildir. Gerçek hayatta bir aşk macerası yaşamamış, hayatına henüz aşk denilen hadise girmemiş olsa da divan şiirinin dünyasına adımını atan kimse, daha başından, bütün diğer şairler gibi aşkı ve aşkın ıstıraplarını dile getirmek, kendisinden devamlı söz edeceği bir sevgilisi olmak durumundadır. Bütün divan şiiri, işlediği duygu ve konulara toplu olarak bakılınca görüleceği gibi aşk konusu üzerine kurulmuştur. Merkezde sadece o vardır.”23 “Onda seven ve aşkın ıstırabını çeken yalnız âşıktır. Sevgili ise âşığının duygularına karşı seyirci tavrı takınan, ilgisini ondan esirgeyen bir tutum içinde görünür. Moral yapısı âşığına ıstırap çektirmekten hoşlanan, ona yüzünü göstermekte nazlanmak olan sevgilinin onunla kendisi arasında daima bir mesafe koyması; dolayısıyla ayrılık ve hasret, buna eşlik eden şikâyettir bu aşkın özünü teşkil eden.”24

Klasik Türk şiirinde sevgilinin kimliği, daha doğrusu cinsiyeti hep tartışma konusu olmuştur. Sevgilinin çoğu zaman erkek kimliğinde görünmesi tasavvufun aşk anlayışı ile ilgilidir. Çünkü Allah, bu anlayışa göre kendi güzel esmasının tecellilerini güzel insan yüzlerinde göstermiştir. Bu güzelliğe karşı duyulacak bir sevginin saf ve temiz olması, behimî hislerden arınması gerekir. Bu da platonik aşkla mümkündür. Araya cismanî haz ve duyguların karışmayacağı bir aşk ise ancak genç erkeğe yönelik olduğu zaman mümkündür. Bu düşünce Eflatun’dan kaynaklanmıştır. İlahî aşka, cismanî haz ve nesli devam ettirme gibi maddî unsurların karışmadığı bir sevgiyle ulaşılabilir. Ancak başlangıçtaki bu aşk sadece bir köprü, bir geçiş niteliğindedir. Asıl olan mecazî güzelliğin ardındaki hakiki güzelliği keşfetmek, her şeyde Cemil-i Mutlak’ın Esma-i Hüsnasının tecellilerini görebilecek bir kemal düzeyine erişmektir. Bu aşkın amacı kişiyi marifetullaha yükseltmesidir.25

Mehmet Kalpaklı bu aşkı şu cümlelerle anlatır: “Osmanlı şiirinde anlatılan aşk, genellikle ‘gerçek aşk’ yani ‘Tanrısal aşk’tır. Doğu edebiyatının temel unsurlarından biri olan tasavvuf düşüncesinin belirlediği bu nitelik, aşkın dünyevî olanı için de aynı anlatım şekillerinin kullanılmasına izin verir.”26 Bu aşkın kahramanları Tanrı-kul, mâşûk-âşık, padişah-köle olarak karşımıza çıkabilir.

Klasik şiirimizde sevgilinin cinsiyeti elden geldiğince gizlenmiş, sadece mutlak bir güzellik tasviri ile yetinilmiştir, diyebiliriz. Şair, sevgilisini adeta cinsiyetten tecrit ederek bütün güzel sıfatlarla donatır. Öyle ki övülen sevgili Allah mı, Hz. Peygamber mi, padişah mı, gerçek bir kadın ya da erkek sevgili mi, ayırt etmek oldukça zordur. Böyle bir tecridin okur açısından yararı, isteyenin şiirde istediği güzeli bulmasıdır. Ancak unutmamak gerekir ki öne çıkan sıfatlar bir kadın tasviri mahiyetindedir. Övülen fizikî sıfatlar daha çok bir kadına yakışabilenlerdir. Genelde şiir okunduğunda daha çok bir kadın akla gelir.

Atilla Şentürk, bu konuda şu görüşleri ileri sürer: “Osmanlı şiirinin tipik bir özelliği de tek bir beyitte yerine göre; Allah, Peygamber, zamanın padişahı, kendisine değer verilen büyük bir insan yahut karşı cinsten bir sevgiliye varıncaya kadar genişletilebilen hüviyeti meçhul, daha doğrusu herkese ve her meşrebe göre değişebilen bir sevgili yelpazesinin aynı anda oluşturulabilir olmasıdır.”27 Divan şairleri cinsiyeti elden geldiğince müphemleştirilen soyut bir sevgili portresi çizmekle her okuyucuya hitap edebilme gibi bir başarıyı yakalamışlardır. Ancak klasik şiirimizin en güzel aşk şiirlerinin Hz. Muhammed için yazıldıklarını da unutmamak gerekir. Bu şiirlerde Hz. Peygamber bütün güzellikleriyle anlatılır. Yine yiğitlik sembolü Osmanlı padişahları Yavuz, Kanunî, Yıldırım Beyazıt için yazılan şiirler de adeta bir kadına yazılmış gibi övülüp tasvir edilmişlerdir.28

Mustafa Uzun, klasik şiirimizdeki aşk konusunda diğer bilim adamlarıyla paralel görüşlere sahiptir: “…aşk ve muhabbetin işlendiği hemen bütün dinî ve bazı ladinî eserlerde aşk-ı hakiki, mutlak aşk, aşk-ı ilâhî adlarıyla hep Allah aşkı kastedilmiştir… âşığın bütün merhalelerden geçerek sonunda varacağı gerçek aşk budur.”29

Muhammed Nurdoğan, klasik şiirimizdeki aşk temasını şu cümlelerle değerlendirir: “Klasik edebiyatın temelinde bulunan tasavvufî aşkta akıl-aşk çatışması kuvvetli bir şekilde kendini gösterir. Buna göre hakikate akıl (ilim) yolu ile değil; aşk vasıtası ile ulaşılabilir. Mutlak gerçeğe varmada akıl eksik bir vasıta, güvenilmez bir araçtır. Hakikat yolunun yolcusu, aklı terk edip ruhunu ve gönlünü bütünü ile aşka teslim etmelidir. Ancak o zaman kapılar açılacak, vuslat gerçekleşecektir.”30

Osmanlı şairleri örnek aldıkları İran şairleri gibi aşkı birtakım mecazların örtüsüne sararak ifade etmişlerdir. Bilindiği gibi ilk kez XI. yüzyılda Ebu Said Ebulhayr zülf, yanak gibi benzetmeleri tasavvufî anlamda kullanmıştır.31 Attâr, Abdurrahman Câmî ve Mevlanâ gibi bazıları ise ilahî aşkı doğrudan beşerî aşk şeklinde tasvir etmişlerdir.32

Yukarıda aşk kavramının İslâmî edebiyatlardaki seyahatini özetle vermeye çalıştık. Bu konuda yazılanları kısaca sunarak bilim adamlarımızın görüşlerini andık. Ancak asıl üzerinde durulması gereken başkalarının yorum ve değerlendirmeleri değil, bizzat şairlerimizin bu konuda neler söyledikleridir. Çalışmamız asıl bu konuda yoğunlaşacaktır. Bu amaçla divanlardaki “aşk” redifli gazelleri tarayarak inceledik. Çalışmamızın temelini bu gazeller oluşturmaktadır. Otuz kadar divandan seçtiğimiz bu gazellerin incelenmesiyle şairlerimizin aşka dair görüşleri kendi mısralarından ortaya konulmaya çalışılmıştır. Gazelleri tek tek incelemek yerine bazı başlıklar altında değerlendirmeyi yeğledik. Bu yolla daha sistemli bir biçimde şairlerimizin görüşlerinin anlaşılacağını düşündük.

I. Aşk Redifli Gazellerde Aşkın Tanımı

Şairler aşkı çeşitli biçimlerde tanımlamış olmakla birlikte, tanımların neredeyse aynı noktada birleştiği, bütün görüşlerin aynı konuda temerküz ettiği görülür. 15. yüzyıl başlarının ihtiraslı devlet adamı, kadı ve şairi Kadı Burhaneddin (öl.1398) aşkı vefa zemininde tarif eder: ahdine vefa gösteren âşık hastaya şifa, mecliste sevinç, gül bitiren dikendir.33 Şairin özellikle aşkı “gül bitiren diken” olarak tanımlaması, âşığın çektiği ıstırabı göstermesi bakımından önemlidir. Aşk bir gönüle girdi mi, başka her türlü sevgiyi söküp atar. O gönülde sadece aşkın saltanatı hüküm sürer.34 Can ve gönül aşk terazisinin kefeleri olduğundan her an miskin gönüllerin sevdasını tartar.35

Çekdügi sevdâsıdur her lahza miskin dillerüñ
Beñzer olmışdur dil ü cân kefe-i mîzân-ı ışk

D.s. 287

Aşk, İsrafil’in suru gibidir; gönül aşk surunun sesini duyunca, “36nefahtü fihi min rûhî”37 (sure 15/29) ayetindeki mana ile can bulur. Aşk diriltici, hayat verici bir iksirdir. Ölü gönül, aşk iksiriyle can bulur. Gönül Kaf Dağı’na, aşk ise Anka’ya teşbih edilir. Aşkın gönle yerleşmesi şair/âşık için başına devlet kuşunun konmasıdır.38 Aşk bir mimardır; onun ölüme mahkûm insanda yaptığı bina, Kaf Dağı’na bedeldir.39 Aşk için koşulan şart “mâsivâdan geçmek”tir.40

Mâsivâdan geçelüm câm-ı mahabbet içelüm
Varalum menzil-i maksûda olup hem-dem-i ‘ışk

D.s. 410

Aşkın eyvanı dokuz gökten yücedir, diyen muhteşem hükümdar Kanunî Sultan Süleyman (öl. 1566), bu nedenle aşk ehline gökler, ay ve güneş zerre gibi görünür demekten kendini alamamıştır.41 Hayretî (öl. 1534) ise aşkı tanımlamaktan çok güzelliğini şöyle ifade eder: Ben aşkın ne denli güzel olduğunu bilmezdim; aşk bilgini bana bunu öğretti. Herkes aşkın güzelliklerini bilemez; o Allah’ın bir lutfudur. Hayretî, Ey Hakk’ı arayan, eğer aşkı bulayım dersen, aşk hakikat cevherinin madenidir. Dünya aşk ile mamur olmuştur. Aşk, hakikat hazinesinin viranıdır.42 Hasan Ziyâî (öl. 1584), yüzünü sayfa, gözyaşını mürekkep, kirpiklerini kalem yaparak aşkının macerasını yazdığını söylerken yine dikkati aşkın çektirdiği acılara çeker.43

17. yüzyılın Mevlevî şairi Mezakî (öl. 1676), aşkı Fırat suyuna benzetir; öylesine güzel ve tatlıdır. Ancak bu sudan kanmak mümkün değildir. Şair, sermest-i câm-ı aşk olmakla birlikte susamışlığının giderilemeyeceğini ifade eder.44 Aşk madeninin ve aşkın bulunmaz cevherinin kazması göğüs paralayan tırnak ve kavuşma arzusudur, diyen şair aşkın acılarını vurgulamak istemiştir.45

Nâhun-ı sîne-hırâş u ârzû-yı vasl imiş
Tîşe-i kân-ı mahabbet gevher-i nâ-yâb-ı ‘ışk

D.s. 245

17. yüzyılın Şeyhülislam şairi Yahya (öl.1644), aşk incisinin değme denizlerde bulunamayacağını söyler. Gönlün aşka layık olması gereğini vurgular. Aşk bir güneştir; o ışıklarını saçtı mı, zerrede dur durak kalmaz. Her zerre bu güneş karşısında cezbeye gelen Mevlevî gibi sema’a kalkar.46 Aşkı bir mecazla tanımlar Şeyhülislam Yahya: “aşk, keyfiyetsiz keyif”tir. Aşk şerbeti acı şarapla mukayese edilemez.47 Allah ezelde aşkı gönle, gönlü aşka ayna yapmıştır. Ruh ve gönül iki eski arkadaş olduğundan aşkın sırrına, hazinesine vakıf olabilirler.48 Aşk yolculuğu gönül ayağı ile aşılır diyen Edirne Şeyhi Neşatî Ahmed Dede (öl. 1674), bu yolun tehlikelerine dikkati çeker. Bu bir ilkokuldur. Burada teneffüs söz konusu bile edilmez (dinlenme molası verilemez). Aşk azatlığı olmayan bir aynadır.49 Hz. Peygamber aşkının şeydası, na’t ustası Nazîm (öl. 1726), mecaz köprüsünden geçmek için himmet Kays’ı olmayı öğütler, hakikat yolunun ancak aşk silahı ile kat edilebileceğini hatırlatır.50 Cevrî (öl. 1655), zerrenin ve güneşin dönmesinin hikmetini aşka bağlar; aşkın harareti dünyanın kalbine tesir edince zerre ve güneş dönmeye başladı, der ve ekler: “Güzellik gül bahçesi, taze ve neşeli olsa şaşılmaz; zira güzellerin gülümsemesi ve âşıkların gözyaşından feyz alır.”51 Üsküdarlı Fenâyî (öl. 1664), aşkın evreni kuşattığını şu çarpıcı sözlerle dile getirir: Evrene aşk hakimdir.52 Fasih Dede (öl. 1699), gönül sadefinde bulunan aşkın değerli incisi, aşığı iki dünya hazinesinden müstağni eder diyerek aşkın kazandırdığı kanaat hasletine dikkati çeker. Aşk dumanı gönlümden tepeme çıkınca sanki bir aşk gölgeliği oluştu, der.53

Ol dem ki çıkdı farkuma dilden duhân-ı ışk
Gûyâ çekildi üstüme bir sâye-bân-ı ışk

D.s. 382

Aşk kelimelerle anlatılamaz.54 Zaten gerçek âşıkların hedefi sadece ve ancak rü’yet-i cemalullah değil midir? Aşk incisi her denizde bulunmadığı gibi her başa da aşk tacı konmaz. Aşk sert taşı bakır gibi yumuşatır. Aşk güneşi, değersiz bir zerreyi güneş; güneşi de değersiz bir zerre yapma kudretine sahiptir. Aşk her isteği yerine getirir. Aşk ateşi her gönülde yakılmaz, aşk közü her ocağa konulmaz. Aşk gönül ehlini mutlu, ehil olmayanı harap eder.55 Aşkı hüma kuşuna benzeterek makamının yüceliğine dikkati çeken Râmî (öl. 1640), aşk ülkesine girmek için gönlünün masiva kirlerinden arınmasını şart koşar.56 Aşk anasının sütü ateş kıvılcımlarından olduğundan gönül çocuğunun ağlamalarına şaşılmaz. Aşk, her kişinin bizzat tecrübe etmesi gereken bir olgudur. Bu yolda başkalarının ayak izleri takip edilemez.57

18. yüzyılın ve klasik şiirimizin en büyük şairlerinden Şeyh Gâlib (öl. 1799), doğum tarihi olan “eser-i aşk” terkibinin ifade ettiği gibi fıtratı aşkla yoğrulmuş bir Mevlevîdir. Aşk bir bilinmez davâdır onun için. Sevenden sevilenden ötedir bu davâ. Aşkı şöyle tanımlar: Onu ricanın ta kendisi yapıp her şeyden ricayı kesmektir. Yani aşk maksud-ı bizzattır.58 Aşkın cilvesi, âb-ı hayatın zulmette gizlenmesi gibi onu, siyah, anber kokulu saçın altına gizlemiştir. Aşk, mecaz köprüsünden geçilerek asıl menziline varır. Aşkın cilvesi, visal ve ayrılığı, kahır ve lutfu, bir yerde buluşturmasıdır.59 Saç mecaz, ya da kesret olarak da algılanabilir. Şair, hakiki aşka mecaz köprüsünden geçileceğini vurgulamak istemiştir. Tasavvufa göre seven ve sevilen ikilemesi yanlıştır. Tek bir varlık vardır; o da Zat-ı Akdes’tir. Bu bakımdan aşk lütuf ve kahrı, ayrılık ve visali aynı yerde bir araya getirir. Cisim, can ve gönül aslında hepsi birer perdedir. Aşkın manası suret ve mana değildir. Bunların ötesindedir. Bu yüzden aşk güneşi doğunca zühd yarasaları darmadağın oldu. Güzelliğin nüktesi ince manâsı anlaşılınca dünya aşk kavgasının mahşeri oldu.60 Cemalullahın feyzi can sabahının gül saçan yüzü, celâlinin kendisi aşkın anber kokulu perçemi oldu, diyen Esrâr Dede (öl. 1797), cemal ve celâl kelimelerini zengin bir tevriye anlayışı içinde yoğurur.61 Aşkın mekansız meskeni gönüldür. Aşk dünyası düşünce ve vehmin havsalasına sığmaz. Sevgili aşk elinde kadehle gelince aşkın elest meclisi meyhaneye döndü. O, neş’eyi zuhura layık gördüğünden hüsün baştanbaşa bizzat aşk oldu, derken vahdet-i vücûda gönderme yapar.62 Fıtnat Hanım (öl. 1780), hakiki aşka ulaşmanın mecaz denizine dalmaktan geçtiğini söyler: Yürü, var gönül gemisini mecaz denizine sal; aşk kaptanı onu hakikat sahiline ulaştırır:

Bahr-ı mecâza sal yürü keşti-i dili
Sâhil-res-i hakîkat eder nâhudâ-yı aşk
63

Adile Sultan (öl. 1899), aşk, gönül karanlığını aydınlatır, der.64 Aşk, gönül dünyasının halini gösteren bir aynadır. Mecazdan hakikate geçilir. Bu aşkın mahiyeti ilâhî yakınlık kuşudur. Aşk, dünya kederini gideren bir dermandır. Aşkın ayetini kalbinde ruh gibi gizle, aşkın sûreti sana Kur’an’ın sırrını açar.65 Aşk güzeli ruhsuz cisme can verir; kavuşma gülşenini gönle hayran eder. Aşkın naz eteği masiva dikeninden korunmuştur. Aşk, gönül ve can menzilini viran eder, kendinden başka her şeyi yıkar. Aşk, kurb-ı ev-ednâya ruhu yaklaştırır. Aşk hem cemil hem celildir; bir devlet, bir bahttır; mutluluğun ta kendisidir. Zahir ehlinin muhabbetsiz ibadeti makbul değildir. En değerli ibadet aşktır.66

Leskofçalı Gâlib’in (öl. 18679 tanımı şöyledir: Gönül ülkesini viran, bazen bayındır eden, her halimi gören sevgili aşktır.67 Yaradılmışların tabiatlarındaki birlik ve imtizaca bak; yer yer güzellik ve aşkın gizli sırları görünür.68

Dikkat edilirse şairlerimizin -burada söz konusu edilen aşk redifli gazelleridir-genel olarak mecaz köprüsünden geçilen bir hakiki aşk tarifi yaptıkları görülür. Bu aşk, kalbi masiva kirlerinden arındırır, sahibini miraca yükseltir, Vedûd olan Allah’ın muhabbetine layık bir kul haline getirir. Mecaz örtüsüne sarınan bu aşkın, her türlü güzelliğin kaynağı olan tecellilerinin bir belirip bir kaybolması âşıkta kabz ve bast halleri dediğimiz ferah ve ıstırap durumlarını meydana getirdiği söylenebilir.

Birçok şair, aşkı ya da aşkını anlatırken belirsiz bir tablo çizer; gerçekle mecaz arasında müphem bir perde gerer. Böyle yaparak aşkının mecazî mi hakiki mi olduğu konusunda okuyucuyu hayrette, tereddütte bırakır. Bir bakıma da geniş bir yorumlama imkânı yaratarak bir anlam zenginliği, bir hayal genişliği kurar. Ancak kimi zaman şair, belirsizliği bir kenara bırakarak aşkının ilâhî boyutlu olduğunu sarih bir biçimde dile getirir. 16. yüzyıl şairi Hayretî, “Aşkın fezâsını seyreden aşığın gözünde cennetin bir çöp kadar değeri yoktur. Ey gönül, on sekiz bin âleme sultan olayım dersen Mevlâ aşkını edinip aşk sahibi ol” derken mutasavvıfların Cennet arzusu ya da cehennem korkusunun ötesindeki ilahî vuslatı ifade ettiğini söylemek mümkündür. Can gözünü aşkı görücü yaptıysan ten gözünün görmemesinden ağlama.” derken, tamamen ilâhî aşkın peşinde olduğunu ilan etmiştir:

On sekiz biñ âleme sultân olayın dir iseñ
‘Işk-ı Mevlâ idinüp ol ey göñül Mevlâ-yı ‘ışk
69

Aşktan maksadın ilâhî aşk olduğunu Usulî (öl. 1538) şöyle ilan eder: “Aşkın dünyayı ölçen ayağı, maksut kabesine varmak isteyince bir adımda vahdet semtine varır.”70

Cevrî terennüm ettiği aşkın mahiyetini şöyle ifade eder: Kâküllerin aşk refrefinin kolu kanadı olmasa gönüller melekût göklerine nasıl uçar?71 Bu ifade mecaz köprüsünden hakiki aşka geçişi açık bir biçimde ifade etmektedir. Nazîm, aşkın Hz. Adem’i Cennet’ten çıkardığını şu beyitle dile getirmiştir:

Gönül izârına cân atdı seyr edüp hâlin
Düşürdü gurbete miskini âb u dâne-i aşk
72

Şeyh Galib, “Yokluğun sırrı, varlığın sırrı aşktadır. Aşk, sonsuzluktur.” diyerek aşkın çerçevesini çizer.73 Şeyh Galib’in can dostu Esrâr Dede ilâhî aşkı şöyle dillendirir: Aşkın hariminin yakınlığı imkâna sığmaz, sûretler bağı bu yüzden aşka nedîm olmaz.”74 Şair, maddî güzelliğe gönül verenlerin hakiki aşka ulaşamayacağını çarpıcı bir dille ifade etmiştir.

Muvakkit-zâde Pertev (öl. 1807) ilahî aşkı şu ifadelerle anlatır: “aşkın tecellisi neş’esini rindin havsalasına verip şarabı ne küpte, ne kadehte bıraktı.”75 Adile sultan, sevgilinin güzelliğinin gönül aynasını temizlediğinin, aşkın iki dünyada yücelme ve kurtuluş sebebi, mutluluk ve feyiz kaynağı, Allah’ın bizzat âşıklarının mahremi; aşkın sırrı bilinmez bir hikmet perdesi olduğunu,76 tecelli feyzinin neş’esini vererek aşığın gönlünü nurla doldurduğunu söyleyerek ilahî boyutunu ifade eder77 Rahmî-i Harputî (öl. 1884) ilahî aşkı şöyle anlatır: Masivayı terk edip aşka aşina ol. Ezelde âşıka aşk nidası oldu. Aşkın sadası her tarafı kapladı.78

II. Aşkın Özellikleri

a. Aşk-Tecelli

Aşk aslında bir çeşit tecellidir. Dünyayı süsleyen aşk güneşi tecelli edince cismimin toprağı şevkinden zerre zerre raksa geldi.79 Aşkın tecellisi kalem mızrabının ahenginin perdesini artırıp nağmeyi mıstarın iplerinde bıraktı.80 Aşkın cilvesi Ferhad’ı dağda, Kays’ı çölde, beni de bir başka vadide bıraktı. Aşkın tecellisi harabat beyt-i mamurunda ne kâfirde, ne de Müslüman’da huzur bırakmadı.81

b. Aşk-Akıl-Sultan

Klasik şiirimizde seven dilenci, geda; sevilen padişahtır. Şairlerimiz, sosyal mevkileri ne olursa olsun kendilerini sevgili karşısında bir dilenci konumunda görmüşlerdir. Bu konuda söylenenleri kısaca sunmak fikir edinmek için yeterli olacaktır. Mademki aşk geldi; memleketi ona ısmarladım; ülkemin tedbiri, yönetimi aşkın fikrine kaldı.82 Gerçi akıl, bir gece yol kesicisidir, ama aşk mehtabı ona bir şey çaldırtmaz.83 Aşk sultanı gönül ülkesinde sancaklar kaldırıp akıl padişahını aşk fermanının kölesi yapmıştır.84 Âşıkların listesini yapınca beni listenin başına yazsınlar ki okuyanlar aşk serdarı varmış desinler. Aşk sultanı gönül ovasında çadırını kurduğundan sabır, akıl, can ve gönül aşk fermanına uysa kınanmaz.85 Dünyayı süsleyen aşk güneşi âleme ışık saçtı; akıl yarasası bucaktan bucağa kendini vursa ayıp olmaz. Hayretî aşkın eteğini nasıl bıraksın; o, aşk dilencisi olduğundan beri gam ülkesinin sultanıdır. Başını vermeyen aşk ülkesinin önderi olamaz. Aşk sevgi ülkesinin sultanı, meveddet âleminin canıdır.86 Aşk beyinin sancağı kendi ahının dumanıdır. Aşk beyi, padişahça yedi iklimde beş vakit nevbet çaldırarak dokuz kubbeyi yankılandırdı..87 Aşkın sual ve cevabı akıl kitabına sığmaz; onun hesabı kitabı açıklanamaz.88 Aşk istiğnasının sultanı, gök çadırını himmetinin denizinde basit bir kabarcık sayar.89 Aşk sultanı hükmünü icraya başlayınca, gönülde itaat etmemek için güç kalmaz.90 Aşk devletinin şahlar şahının nevbeti sabah akşam çalınır.91 Aşk bir nükteyle yüz Eflatun’a cevap verir.92 Adı aşk olan yüce, alicenab padişah gönlümüze aşinadır.93 Dünya sultanı aşkın eski kölesidir.94

Padişahım, aşk dilencisi âsitanene yerleştiğinden beri Cem’in tahtına tenezzül etmez.95 Aşk, değeri evren rütbesinde olan bir padişahtır.96 Ey akıl gönül asitanesine tereddüt etme, aşk padişahının konağı senin yerin midir?97 Aşk dilencisi iki dünya saltanatına bakmaz.98

c. Aşk-Derya

Aşk kavramının çağrıştırdığı önemli unsurlardan biri denizdir. Şair derya/deniz kelimelerini boğulma kelimesiyle birlikte kullanır. Bu biraz da sonsuzluk ve düşenin kurtulamaması durumu ile ilgilidir. Kadı Burhaneddin, “Gönül çok dar, aşk denizi ise ateştir. Can, aşk havası içinde buna nasıl katlanabilir” diyerek bu denizin ateşten olduğuna dikkati çeker.99 Sultan Cem (öl. 1495), eğer sevgilisine kavuşamazsa aşk denizinin kendisini boğacağından endişe ettiğini dile getirir; çünkü aşk denizinin sahili yoktur.100 Taci-zâde Cafer Çelebi (öl. 1516) şöyle der: Gönül kayığı sevgilinin çene çukuru girdabına düşünce sonsuz aşk denizi dalgalanmaya başladı.101 Kimi zaman da gönül deryaya benzetilir.102 Usulî, aşk deryası üzerinden aşınca Allah’a sığınır.103 Şeyhülislam Yahya ve Adile Sultan104 aşkın katreyi denize çevirdiğini söylerler.105 Gönül yeter ki aşk yolunda olsun sonunda aşk seli gönlü denize ulaştırır.106

d. Aşk-Sonsuzluk

Bâkî (öl. 1600), aşk tekbirinin bütün evreni doldurduğunu, aşk borusunun sesi, davulunun uğultusu dünyayı tuttu, diyerek aşkın sonsuzluğuna işaret eder.107 Bakî’nin arkadaşı ve şehzade hocası Nev’î (öl. 1599) ise şöyle seslenir: Bir nağmesi bu dokuz kubbeden geçer; ey saki aşk rebâbı çalgıcının usulüne uymaz.108 Esrâr Dede’nin bir beytiyle noktalayalım: Aşkın övgüsü için kainat bir sayfadır; aşk destanı gazel ve kasideye sığmaz.109

Âlem kitâb-ı na’tına Esrâr bir varak
Sıgmaz kasîde vü gazele dâstân-ı aşk

e. Aşk İrfan İlişkisi

Aşk ve irfan sebep sonuç gibidir; birbirinden ayrılmaz, biri birisiz olmaz. Usulî bu birlikteliği, “aşk bilgesi, eğer irfan gözünü açarsa katrede denizi, zerrede nurlu güneşi seyreder.”110 Katre, bir damla sudan yaratılan insan; zerre de esma-i ilahiyeye mahzar olan insandır. Hayretî de aşk-irfan münasebetini şu sözlerle açıklar: “Ey gönül, sen hele mahir bir dalgıç ol; aşk deryası irfan incileri ile doludur.”111 Aşkın devleti ancak sürekli bir himmetle devam eder.112

f. Aşk-Kimyâ

Eskilerden bazıları, bazı madenlerden altın ve gümüş elde edeceklerine inanır, bu uğurda servetlerini bile kaybetmeyi göze alırlarmış. Bunun imkânsız olduğunu bilen irfan sahipleri ve şairler, başka madenlerin altına çevrilmesi ilmi olan kimyayı tasavvufî anlamda kullanmış; mürşidin nazır ve terbiyesi ile bakır gibi ruhların altın derecesine çıkarılmasını kastetmişlerdir. Mürşidin nazarı kimya özelliğine sahiptir. Müridi alır, demirden altına çevirir. Aynı husus aşk için de kullanılmıştır. Aşk kimya özelliğini haizdir. Âşık, aşk kimyasıyla adeta yeniden inşa edilir.

Aşk kimyası benim gümüşümü altın eder.113 Burada kastedilen aslında şairin döktüğü gümüş renkli gözyaşlarının, çok ağlamaktan kanlı akmasıdır. Kan kızıldır, yani altın. Göz, ayağı tozu sürmesine bir sürmedandı; aşk üstadı onu za’f ocağında altına çevirdi.114 Mihnet ateşi yumuşatır, âşık yumuşak huylu olur; polat ise de aşk iksiri onu altın eder.115

Nâr-ı mihnet nerm ider âşık mülâyim-tab’ olur
Âhen-i pûlâd ise altun ider iksîr-i aşk

Gönül kemal sınırına ulaşmasa da, bakır gibi kalsa da aşk iksiri onu çerden çöpten arındırıp saf altın eder.116

III. Aşkın Tezahürleri

a. Ateş

Aşk kavramının geçtiği her yerde ateş karşımıza çıkar. Şairler aşkın ıstırabını, üzüntüsünü ateşle ifade ederler. Aşk yanmış gönülleri inletir.117 Adı aşk olan bir parça ateş gönül şehrimi yaktı; aşk üstadı onun yerine bana bir gam evi inşa etti.118 Kimin kalbini ezelde aşk ateşi yaktıysa ahının dumanından aşkını izhar ederse ayıplanmaz. Aşk yağmuru gözlerimden gönül kanını dökmeseydi baştan başa aşk ateşine yanardım.119 Yakıcı ateş ile aşk tufanı olmasaydı can gemisi için kurtuluş mümkün olurdu. Aşk çölünün kumu ah kıvılcımlarındandır. Gönül ateşinden yine alevler çıktı, galiba aşk denizi dalgalanıyor. Gönül gerçi yakıcı korlarla yanmakta ama aşkın gizli ateşi kalbin süveydasındadır. Aşk ehli göğüslerinde aşk yarası dağlar, çünkü her akşam aşk sultanı çerağana meyl eder. Yahya’nın kalbi yakıcı aşkla yanmasaydı soğuk ahlar çekip sıcak yaşlar dökmezdi.120

Dökmez idi eşk-i germ itmez idi âh-ı serd
Sîne-i Yahyâ eger olmasa sûzân-ı ‘aşk

Aşkının feyziyle gönül köpüklü aşk denizi oldu; ateşin cevherini aşkın harareti suya çevirdi.121 Ben ateşim ateş; zulüm ateşiyle can ve gönül dudağını aşk kabarcıkları süsledi.122 Kalbime yine can yakıcı aşk a

Yorum (yok) Yorum yaz!

hayatın su gibi akışlarında


bismihi subhanehu

su ve insan insan ve toprak

bu halin gizemine nazar edenler

 

bilirlerki hidrojen ve oksijen

rabbin cilvelerinde halden hale girerek

insan için gayede sebeb olurlar.

 

peki gaye nedirki..

bu hayretli yaşama bunca sırrın yüklenişiyle

hayatın haylığına kapı aralar.

 

su ve insan tefekkür ve niyaz

sevgilinin el vedud oluşunu sayhalar

adem gönüllerinde.

 

hiçlik mayasından

sevda ateşinin kıvılcımlarında

bu sırra mürid olanlar

 

bilirlerki kıldan ince ve hassas

kılçtan da keskin bir dikkatin izinde

bir idrak niyazıdır.

 

suların sesindeki sukunetin

denizle durulması ve suyun itminana

ermesidir bütün gaye..

 

budur muhammedi sevdanın yaşama iksiri

hasretsoluklarındaki feryadın adıysa

essalatü vesselam.

varıdatı sır yani

 

sakarya

 

 

BEKLER DE BEKLER

 

Elde kalem kelam eylemine hazır

Takat mecalden medet ister

Ateş gönül harmanını kül eylerken

Canlar cemale müştak bekler de bekler

 

Çare doktor olmaklığın reçetelerinde

İrade sebeplerin oltasına takılı

Kısmet ve talihi al-Halık hazırlar da

Gönül hekim hasretinde dermanı bekler

 

Gayret maziye kitlenmiş işaretlerde

Varsa yoksa haber-i sahihi bekler

Damar kana küsmüş akmama eyleminde

Can sevgiliden narkozu bekler

 

Dil tat almaktan bıkkın görünür

Işık çekilmiş göz yataklarından

Cesedin canla alakası yok sanki

Hayat nefes tüketerek ölümü bekler

 

Sıkletin çile ağırlığına tahammülü yok

Yürek sevgi sihrinin zehrini bekler

İçerek acılarla kahredecekse de

Yaşamın zehirden ne farkı kaldığını ekler

 

Hatıralar evhamlarla kuşatılırken

Vesveselerden sıyrılıp kurtulmak ister

Hayalin hayata haz katışını hissederek

Takati kesilmiş Hay olmayı bekler

 

Vakit zaman gömleğinden sıyrılmış sanki

Gözler gece ve gündüzü seçemiyor

Varla bir yaşamın muhal oluşuna inat

Yanıp ta külde yel olmayı bekler

 

Yürek yangınları göz yataklarını basmış

Çare yaşam kararsızlıklarına yenik

Gelmesi mucize kadar sevinç sunar ümidiyle

Yinede hasretle yazgının yağız atlısını bekler

 

varıdatı sır-yani

Yorum (1) Yorum yaz!

BERAT GECESİ BERAT ALMAK İÇİN NE YAPMAK LAZIM!!!

 

 

 

BERAT GECESİ BERAT ALMAK İÇİN

nasıl ihya edilmeli?


BERAT GECESİ
Ramazan ayının habercisi, Şaban ayının 15. gecesi olup BERAT kandilidir. Berat kandili Müslümanların, sınırsız af ve merhamet sahibi olan Yüce Allah'a sığınarak günahlardan arındıkları, ilâhî lütuf ve bereketlere eriştikleri müstesna zaman dilimlerinden birisidir.
Aslı "Beraet" olan ve Türkçe'ye "Berat" olarak giren bu kelimenin sözlük anlamı: "Borçtan, hastalıktan, suç ve cezadan kurtulmak"tır. Dînî literatürde ise: "Günahlardan arınmak, temize çıkmak, ilahî af ve rahmete nail olmak" mânasını ifade etmektedir. Buna göre Berat gecesi, Allah Teâlâ'nın affı ve bağışlaması ile Müslümanların günahlardan arınmasına ve kurtuluşlarına bir vesiledir. Allah Teâlâ, bu mübarek gecede, kendisine yönelip af dileyen mü'min kullarına, cehennemden kurtuluş beratı verir. Berat gecesine, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle, "Mübarek"; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle, "Beraet"; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle: "Rahmet"; geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle: "Beraet ve Sakk" adı da verilir. Berat gecesi hayırlarla dolu olayların meydana geldiği bir gecedir. Berat gecesini, bu derece yücelten husus, Berat gecesinin kudsiyeti, Kur'an–
ı Kerim'in bu gecede Levh–i Mahfuz'dan dünya semasına indirilmiş olması ile alâkalıdır. Cenab–ı Hak şöyle buyurur:
"Ha Mim, (helâl ile haramı ve sair hükümleri apaçık bildiren bu) kitab (Kur'an–
ı Kerim)e yemin ederim ki, gerçekten biz onu mübarek bir gecede indirdik. Muhakkak biz (hak din İslâm'dan yüz çevirenleri) uyaranlarız. (O, öyle bir gecedir ki, bu geceden gelecek senenin aynı gecesine kadar rızıklar, eceller ve benzeri) her hikmetli iş katımızdan bir emir ile o zaman ayrılır. Hakikat biz, Rabbinden bir rahmet (eseri) olarak (peygamberler) gönderenleriz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ (her şeyi) hakkıyla işitenin, (her şeyi de) kemaliyle bilenin ta kendisidir."(1)
Âyet–i kerimede geçen "mübarek gece"den maksat, bir tefsire göre Berat gecesidir. Bu tefsir sahiplerinin sahih kabul ettiği rivayetlere göre: Kur'an–
ı Kerim'in tamamı, bu gecede Levh–i Mahfuz'dan dünya semasındaki Beyt–i Ma'mur'a indirilmiş, sonra da Kadir gecesinden itibaren Cebrail vasıtasıyla Peygamber Efendimiz'e peyderpey indirilmiştir.(2) Ayrıca Kıblenin Kudüs'teki Mescid–i Aksâ'dan Mekke–i Mükerreme'deki Kâbe istikametine çevrilmesinin hicretin ikinci yılında Şaban ayının 15'inde vuku bulması da bu geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır. Bu önemli iki hâdise münasebetiyle Berat gecesine mahsus şu beş haslet vardır.

MAHLÛKATIN MUKADDERATI
BU GECE YAZILIR

"Şaban'dan Şaban'a eceller belirlenip (görevli meleklere bildirilir), o kadar ki adam evlenir, çocuğu olur, oysa ismi ölecekler arasına (yazılıp) belirlenmiştir."(4)
Hz. Aişe'den rivayete göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlâ, hayrı şu dört gecede yazdırır:
a) Kurban Bayramı gecesi,
b) Ramazan Bayramı gecesi,
c) Şaban ayının yarısı gecesi yani Berat gecesi. Bu gece, Allah Teâlâ, ecelleri ve rızkı yazar. Hacca gidecekler de bu gece yazılır.
d) Sabah namazı vaktine kadar Arefe gecesi..." Diğer bir rivayete göre, "Onlar beş gece olup biri de: cuma gecesidir."(5)
Binaenaleyh, muhterem okuyucu! Gelin… Mukadderatımızın tayin ve tesbit edildiği bu mübarek gecede, çok çok dua edelim.


1– Mahlûkatın bir sene içerisindeki rızıkları, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacakları, ihya (diriltme) veya imate (öldürme) edilecekleri, ecelleri gibi her mühim iş bu gece tefrik edilir, görevli meleklere verilir. Cenab–ı Hak şöyle buyurur:
"…(O, öyle bir gecedir ki, bu geceden gelecek senenin aynı gecesine kadar rızıklar, eceller ve benzeri) her hikmetli iş katımızdan bir emir ile o zaman ayrılır.…"(3)
Berat gecesi, ilâhî emirlerin Levh–i Mahfûz'dan yazılmasına başlanır. Kâtip melekler bu geceden, gelecek seneki aynı geceye kadar olan olayları yazar ve bu, "Kadir gecesi" bitirilerek, rızıklara ait nüsha Mikâil'e; musibetlere ait nüsha Azrail'e; harplere, zelzelelere, yıldırımlara, çöküntülere ait nüsha da Cebrail'e teslim olunur. Osman b. Ahnes'den rivayete göre Resûlullah şöyle buyurdu:

BU GECEKİ İBADETLER

HER ZAMANKİNDEN FARKLIDIR


2– Berat gecesinde yapılan ibadetin fazileti büyüktür. Bu gece hakkında Hz. Ali'den rivayete göre Resûlullah şöyle buyurdu:
"Şaban ayının yarısı yani Berat gecesi olduğu zaman kalkınız, o geceyi ibadetle geçiriniz, gündüzünde de oruç tutunuz. Çünkü Cenab–
ı Hak, güneşin batmasıyla birlikte (rahmet ve ihsanıyla, gufran ve inayetiyle) dünya semasına tecelli eder ve şöyle buyurur: Günahlarının bağışlanmasını isteyen yok mudur? Onu bağışlayayım. Rızık isteyen yok mudur? Onu rızıklandırayım. Bir derde düşen yok mudur? Ona afiyet vereyim (o dertten kurtarayım). Şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu? (Ve bu hitap) fecir doğuncaya kadar devam eder."(6)
"Allah Teâlâ'nın dünya semasına tecelli etmesinden" murad: O'nun rahmet ve bereketinin, hayır ve nimetinin inmesi; sema kapılarının açılması, duaların süratle kabul edilmesi, kullarına rahmet ve merhametle bakmasıdır.
Binaenaleyh, bu mübarek gecede yapılacak olan ibadet ve taatta, kılınacak olan kaza veya nafile namazlarında birçok sevap vardır. Bakınız… Rabbimiz nida buyuruyor:
"Günahlarının bağışlanmasını isteyen yok mudur? Onu bağışlayayım."
–Biz varız, ya Rabbi! diyelim. Günahlarımıza tevbe, istiğfar edelim.
"Rızık isteyen yok mudur? Onu rızıklandırayım."
–Biz varız, ya Rabbi! Bize helâl, bol rızık nasip eyle, diyelim.
"Bir derde düşen yok mudur? Ona afiyet vereyim (o dertten kurtarayım)."
–Biz varız, ya Rabbi! diyelim. Dertlerimizi, hastalıklarımızı, sıkıntılarımızı, müşküllerimizi söyleyelim. Rabbimizden halletmesini isteyelim.

RAHMETİN

BOL OLDUĞU GECEDİR


3– Allah Teâlâ'nın rahmeti bu gece taşar da taşar. Hazreti Aişe validemiz bu geceyi bize şöyle anlatıyor:
"Günün birinde Hazreti Peygamber yanıma girdi. Elbisesini çıkardı, aradan pek bir zaman geçmeden tekrar giyindi. Bunun üzerine beni büyük bir kıskançlık sardı. Kuma (ortak)larımdan birinin yanına gidecek sandım ve çıkıp peşini takip ettim. (Medine'nin kabristanı olan) Bakîu'l–gargad (Cennetül Bakî)de kendisine eriştim. Mü'minlere ve şehidlere istiğfar ve dua ediyordu. Kendi kendime:
–Anam babam sana feda olsun, Ya Resûlallah! Sen Rabbinin rızası uğrunda, ben ise dünya peşindeyim, diyerek döndüm. Soluk–soluğa odama girdim. Ardımdan da Resûlullah bana ulaştı ve:
–Ey Aişe! Bu soluk soluğa nefes neyin nesi? diye sordu. Ben:
–Ya Resûlullah! Anam babam uğruna feda olsun! Yanıma geldiniz, elbisenizi çıkardınız. Sonra fazla durmadan tekrar giyin(ip git)tiniz. Beni kıskançlık tuttu. Ortaklarımdan birinin yanına gideceğinizi zannettim. Nihayet sizi Bakî (kabristanın)da (dua ve istiğfar) yaparken gördüm, dedim. Resûl–i Ekrem şöyle buyurdu:
–Ey Aişe! Allah ve Resûlü sana haksızlık edecek diye mi korkuyorsun? Fakat bana Cebrail geldi ve şöyle dedi: "Bu gece Şaban'ın yarısı gecesidir. Cenab–
ı Hak bu gecede Benî Kelb kabilesinin koyunlarının tüylerinin sayısı kadar kimseyi Cehennemden âzâd eder. Fakat bu gece Allah; müşriklerin, kincilerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların, ana ve babalarına isyan edenlerin, içki düşkünlerinin yüzlerine bakmaz. Sonra Resûl–i Ekrem elbisesini çıkardı. Bana:
–Ey Aişe! Bu gece ibadet etmeme müsaade eder misiniz?" buyurdu. Nezakete bakın!... Cevapta da aynı zarafet ve güzellik... –Evet, sana anam babam feda olsun, ya Resûlallah! dedim. Sonra Hz. Peygamber namaza kalktı. Secdeye kapanıp uzun müddet kaldı. Vefat etti diye endişelendim. Kalktım elimle yokladım. Elimi ayağının iç kısmına koydum, kımıldadı. Ben de sevindim. Secdede şöyle dua ve niyaz ettiğini işittim:
"Allah'ım! Azabından affına, gazabından rızana sığınıyor; senden yine sana sığınıyorum. Zatın yücedir. Sana karşı senayı sayıp bitiremem. Sen kendini nasıl sena ettinse öylecesin."
Sabah olunca, bunları Resûl–i Ekrem'e söyledim. O da:
–Ey Aişe! Bunları öğrendin mi? dedi.
–Evet, ya Rasûlallah! dedim. Resûl–i Ekrem:
–Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Zira bunları bana Cebrail öğretti ve secdede bunları tekrar etmemi emretti, buyurdu.(7)

BU GECE AF GECESİDİR

4– Bu gece mağfiret gecesidir. Ebû Musa el–Eş'arî'den rivayete göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu.
"Muhakkak Allah Teâlâ, Şaban ayının yarısı, yani Berat Gecesi (kullarına rahmetle) bakar ve herkesi mağfiret eder. Yalnız müşrik olan kimse ile düşmanlık eden, kin ve husumet besleyen kimseyi mağfiret etmez."(8)
Ebû Hüreyre'den rivayete göre, Resûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:
Şaban ayının yarısı, yani Berat gecesinin ilk vaktinde Cebrail bana geldi, şöyle dedi.
–Ya Muhammed! Başını semaya kaldır...Sordum:
–Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:
–Bu gece, Allah Teâlâ, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanlardan hemen herkesi bağışlar. Meğerki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kâhin, devamlı şarap (alkollü içki) içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olalar. Bu kimseler tevbe edinceye kadar, Allah Teâlâ onları bağışlamaz. Gecenin dörtte biri geçtikten sonra Cebrail yine geldi ve şöyle dedi.
–Ya Muhammed! Başını kaldır... Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış. Cennetin birinci kapısında da bir melek durmuş şöyle sesleniyor:
–Ne mutlu bu gece rükû edenlere!..
İkinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu:
–Bu gece secde edenlere ne mutlu!.. Üçüncü kapıda duran melek de şöyle sesleniyordu:
–Bu gece dua edenlere ne mutlu!..
Dördüncü kapıda duran melek de şöyle sesleniyordu:
–Bu gece Allah'ı zikredenlere ne mutlu!..
Beşinci kapıda duran melek de şöyle sesleniyordu:
–Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu!..
Altıncı kapıda duran melek de şöyle sesleniyordu:
–Bu gece Müslümanlara ne mutlu!..
Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu:
–Hiçbir dilekte bulunan yok mu ki, kendisine dilediği verilsin?
Sekizinci kapıda duran melek de şöyle sesleniyordu:
–Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın?
Bunları gördükten sonra, Cebrail'e sordum:
–Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak? Şöyle dedi:
–Gecenin ilkinden, tan yeri ağarıncaya kadar. Sonra şöyle dedi:
–Ya Muhammed! Allah Teâlâ, bu gece, Kelb kabilesinin koyunlarının tüylerinin sayısı kadar kimseyi cehennemden azad eder".(9)
Bütün bu hadis–i şeriflerden anlaşıldığına göre Peygamber Efendimiz, bu gecenin mübarek bir gece olduğunu, Müslümanların bu gecede Berat'a mazhar olacaklarını ancak tevbe etmedikleri takdirde, şu kimseler affedilmeyeceklerdir:
1– Allah Teâlâ'ya şirk koşanlar.
Bilindiği üzere en büyük günah Allah Teâlâ'ya ortak koşmaktır. Zatında ve sıfatlarında tek olan, eşi, dengi ve benzeri bulunmayan Allah Teâlâ'ya eş koşanları, O, affetmiyeceğini, bunun dışında kalan günahları dilediği kimselerden bağışlayacağını Kur'an–
ı Kerim'de şöyle bildirmiştir:
"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bundan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur. Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır."(10)
2– Kin besleyenler. Bir Müslümanın kalbi başkalarına karşı kesinlikle kin tutmayacak, affedici olacak. Çünkü bu dünyadaki ömür, düşmanlıklarla geçirilecek kadar çok değil. Allah Teâlâ için düşmanlık hariç tabiî.
3– Zina edenler. Zina çok büyük günah. Kur'an–
ı Kerim'de değil yapmak, yaklaşılması bile yasaklanmaktadır. Cenab–ı Hak şöyle buyuruyor:
"Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur."(11)
Âyet–i kerimede, "zina etmeyin" denilmeyip de "zinaya yaklaşmayın" buyrulması ilgi çekicidir. Buna göre yalnız zina değil, kişiyi zina etmeye sevk eden; dinen namahrem olan kimselerle başbaşa kalmak, senli–benli, çekici olmak vb. yollar da yasaklanmıştır.
4– Sıla–i rahmi yani akrabaları, dostları ve yakınlarıyla akrabalık bağını, gidiş–gelişi, irtibatı kesen kişi. Bu arada İslâm'ı bilmeyen, tatbik etmeyen akrabalara da gidip gelecek miyiz? diye bir soru gelebilir insanın aklına. Elbette gideceğiz ve taviz vermeden İslâm'ı anlatacağız.
5– Yol kesiciler.
6– Hayat ve ihtişamlarına mağrur olanlar.
7– Ana–babalarına karşı gelenler.
8– Bir Müslümanı kasten öldürenler.
9– İçkiye düşkün olanlar.
Evet, bütün bunlar tevbe etmedikleri takdirde, bu mübarek gecede aff–ü mağfirete nail olamayacaklardır.

PEYGAMBERİMİZE
ŞEFAATIN TAMAMI VERİLDİ

5) Bu mübarek gece Peygamber Efendimiz'e şefaat hakkının tamamı verilmiştir. Çünkü Peygamberimiz, Şaban'ın on üçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etmiş, bu şefaatin üçte biri verilmiş, on dördüncü gecesi yine niyaz etmiş, üçte biri daha verilmiş, on beşinci gece gene niyaz etmiş ve bu gece şefaatin tamamı ihsan buyrulmuştur. Ancak Allah Teâlâ'nın emirlerinden devenin ürküp kaçtığı gibi kaçıp uzaklaşanlar, bu şefaatten mahrum kalacaklardır.(12)
Peygamberimiz, Şaban ayının ekseriyetini, bazen de tamamını oruçlu geçirirdi. Peygamberimiz'in Şaban ayında çok oruç tutması, ameller Allah Teâlâ'ya o ayda arz olduğu içindir. Çünkü Üsame b. Zeyd diyor ki:
–Yâ Resûlallah! Şaban ayında tuttuğun kadar başka aylarda oruç tuttuğunu göremiyorum (sebebi nedir?), dedim. Peygamberimiz de:
–Bu (Şaban ayı), Receb'le Ramazan arasında insanların gaflet ettikleri bir aydır. Halbuki o (yani Şaban ayı), amellerin Rabbülalemin'e yükseltildiği bir aydır. Ben, oruçlu olduğum hâlde amelimin yükseltilmesini seviyorum, istiyorum, buyurdu.(13)
Hz. Aişe validemizden rivayet edilen bir hadis–i şerifte Peygamberimiz bunun diğer bir sebebini şöyle izah buyurmuşlardır: Hz. Aişe diyor ki: Resûlullah Şa'ban ayının tamamında oruç tutardı. Ona dedim ki:
–Yâ Resûlallah! Oruç tutmanda, sana ayların en sevimlisi Şa'ban'dır (değil mi?). Şöyle buyurdu:
–(Evet). Çünkü Allah Teâlâ, o sene ölecek olan kimselerin hepsi(nin isimleri)ni o ayda yazar. Ben de, oruçlu olduğum hâlde ecelimin gelmesini seviyorum.(14)

MÜBAREK BERAT GECESİNİN

Duaların Kabul Edildiği bir gece olduğu şuuru ve idraki
içerisinde şöylece ihya etmeye çalışalım:

1– GECEYİ ORUÇLA KARŞILAMAK

2– YASİN–

3– BOL NAMAZ KILMAK.


Bu geceyi namaz kılarak ibadetle geçirmenin sevabı çok büyüktür. Berat gecesi ve gündüzündeki namazları cemaatle kılmaya son derece gayret göstermelidir. Bu gecede ibadet etmenin ve nafile namaz kılmanın çok sevabı vardır. Fakat Berat gecesine mahsus, şekli muayyen ve kılınması sünnet olan bir namaz yoktur. Bu gece kılınacak olan nafile namazına: "Salatu'l–hayır=hayır namazı" denilmiştir ki, birçok rivayette yüz rekâttır. Her rekâtında Fatiha'dan sonra on İhlâs okumak ve iki rekâtta bir selâm vermek sûretiyle yüz rekât kılınır. Ya da her rekâtında Fatiha'dan sonra yüz İhlâs okumak sûretiyle on rekât da kılınabilir. Toplamı bin İhlâs eder. Bu namazın bereketi, uğuru her tarafa yayılır. Bu namazın çok fazileti ve çok çok sevabı vardır.
Hasan–
ı Basrî (R.A.) şöyle demiştir: Otuz sahâbî bana haber verdi ki:
"Bu gece bu namazı kılan kimseye Allah Teâlâ yetmiş kere rahmet nazarıyla bakar ve her bakışında yetmiş ihtiyacını giderir. En küçüğü günahlarını mağfiret etmesidir."(16)

4–TEVBE–

5– SALÂT–Ü SELÂM OKUMAK


Peygamberimize hiç olmazsa bir salat–ü selâm okumalıyız. Can–ı gönülden, "es–salâtü ve's–selamü aleyke ya Resûlallah" demeliyiz.

6– KUR'AN–I KERİM OKUMALI, DİNLENİLMELİ.

7– BÜTÜN MÜSLÜMANLAR DUA ETMELİ

8– BERAT GECESİ GÜNDÜZÜNDE KABİR ZİYARETİ:

Mezarlar, yakınlarımızın kabirleri ziyaret edilmeli, ruhlarına Kur'an–ı Kerim okumalı, dua etmeli, onlar için de Allah Teâlâ'dan mağfiret dilemelidir.

9– BERAT GECESİ VE GÜNDÜZÜNDE YARDIM YAPILMALI

10– AİLEMİZİ SOHBET VE ONLARI BİLGİLENDİRME


Mübarek diğer zamanlar, geceler gibi bu mübarek gece hakkında da aile efradımıza, özellikle çocuklarımıza lüzumlu bilgileri vermeli, mâna ve ehemmiyetini anlatmalı ve benimsetmeliyiz. Böylece onların da bu gecenin feyzinden istifade etmelerine vesile olalım.

BERATINIZI ALMAK DİLEĞİYLE

Dipnot:
1- Duhan sûresi, 1–6
2- Elmalılı M. Hamdi Yazır, 6/4294
3- Duhan sûresi, 4–5
4- Beyhakî, "Şuabü'l–


Bu duygu ve düşüncelerle bütün mü'minlerin Berat kandillerini tebrik ediyor, daha nice Berat gecelerine sıhhat ve afiyetle erişmemizi ve bu mübarek gecenin Rabbimizin istediği manada ihya edilmesini, değerlendirilmesini ve bu mübarek gecenin mü'minlerin mağfiret–i ilâhiyyeye nail olmalarına ve Berat almalarına; tüm İslâm âleminin birlik ve dirliğine, dünyanın pek çok yerinde haksızlığa ve saldırıya uğramış Müslüman kardeşlerimizin kurtuluşlarına, insanlığın hidayet ve barışına, huzur ve saadetine; dünyanın değişik bölgelerinde akan kan ve gözyaşının durmasına, maddî ve manevî hayırlara–bereketlere vesile olmasını Cenab–ı Hakk'tan dilerim. Allah Teâlâ cümlemizi, bu mübarek gecede beratını eline alan kullarından eylesin. Âmin.İman", 3/386, no: 3839;
Deylemî, "Firdevs", 2/73, no: 2410
5- Deylemî, "Firdevs", 5/274, no: 8165;
Suyutî, "ed–Dürrü'l–Mensûr", 7/402
6- İbn Mâce, İkame 191; Beyhakî, "Şuabu'l–
İman", 3/379, no: 3822
7- Beyhakî, "Şuabul'l–
İman", 3/384, no: 3837; İbn Mâce, İkame 191;
Tirmizî, Savm 39; Ahmed b. Hanbel, 6/238; Müslim, Salât 222
8- İbn Mâce, İkame 191
9- Abdülkadir Geylânî, "Gunyetü't–Tâlibîn
10- Nisa sûresi, 48, 116
11- İsra sûresi, 31
12- Alusî, Tefsir, ilgili âyet–i kerîme.
13- Nesâî, Sıyam 70, Ahmed b. Hanbel, 4/201
14- el–Münzîri, "Terğib–Terhib", 2/117
15- İbn Mâce, İkame 191
16- Gazâlî, "İhya", 1/209–210

 


Fakir fukarayı, yetim ve kimsesizleri görüp gözetmek, ihtiyaç içerisinde kıvranan din kardeşlerimizin yardımlarına koşmak, onlara imkânlar ölçüsünce tasaddukta bulunmak, mutlaka yapmamız lâzım gelen bir husustur.
Mağfiret–i ilâhiyyeye, maddî ve mânevî bütün hayırlara, bereketlere ve Berat'a nail olmaları, yeryüzünden zulüm ve küfrün kalkıp İslâm'ın hâkim olması için de içtenlikle bol bol dua edilmelidir.
Peygamberimizin, ashabın, tâbiînin, diğer büyüklerimizin, meşayihimizin, akrabalarımızın özellikle analarımızın, babalarımızın ve hocalarımızın... Kısacası bütün Müslümanların ruhlarına Kur'an–ı Kerim okunmalıdır. Bir düşünelim! Bu akşam biz ölmüş olsaydık, kabirde olmuş olsaydık, bize akrabalarımız, yakınlarımız, dostlarımız tarafından ne yapılmasını beklerdik? Biz de aynısını yapalım ki bize de arkamızdan gelenler yapsınlar!…
İSTİĞFAR
Bu mübarek gece kusur ve günahlarımızdan tevbe ve istiğfarda bulunmalıyız. En azından bir tesbih "Estağfirullah" demeliyiz. Çünkü Cenab–ı Hakk'ın bu gece ve gündüzündeki bu büyük rahmeti, mağfireti ve bağışlaması hiç şüphe yok ki ona talib ve lâyık olanlar içindir. Tevbe, vücudun bütün azalarının Cenab–ı Hakk'ın emrine dönmesi demektir. Sözü papağan da söyler, amma idrak etmeden söyler.
İ ŞERİF VE DUA
İftarımızı yapıp Allah Teâlâ'ya şükrettikten ve akşam namazından sonra, üç defa Yasin–i Şerif okunacaktır. Her Yasin'den sonra çokça dua edilmelidir.
Geceyi oruçlu olarak karşılamak, geceyi ibadetle geçirmek ve ertesi gün yani Berat günü oruç tutmak. Hazreti Ali'den rivayete göre Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Şaban ayının yarısı yani Berat gecesi olduğu zaman kalkınız, o geceyi ibadetle geçiriniz, gündüzünde de oruç tutunuz..."(15) Binaenaleyh Şaban ayının 14 ve 15. gündüzünü oruçlu geçirmeliyiz.

Yorum (yok) Yorum yaz!