Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur : “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat; 10)
Hz. Peygamber (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur : “
Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz.
Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.” (Tirmizi)
Mü’minlerin birbirlerini sevmeleri İslam dininde çok büyük bir öneme sahiptir. Bu durum Allah-u Zülcelal’in yanında çok makbuldür. Mü’minlerin birbirlerini sevmeleri ve birbirlerine kenetlenmelerini Allah-u Zülcelal çok sevmektedir.
Nitekim şöyle denilmiştir:
“Allah rızası için bir mü’min diğer bir mü’mini sevdiği zaman, Allah-u Teala kıyamet gününde o kimselere öyle kürsüler hazırlayacaktır ki, bütün insanların hesapları bitinceye kadar o kürsülerde oturacaklardır.”
Allah-u Zülcelal’in rızası için birbirimizi sevmemiz lazımdır. Allah-u Zülcelal için amel yapan ve O’nun hizmetinde bulunan bir kimseyi gördüğümüz zaman ne kadar seversek, o nisbette menfaat görürüz. Çünkü bu sevgi o kimsenin zatına değil, Allah-u Zülcelal’e ibadet ettiği, iman edip O’nun rızasına kavuşma gayretinde olmasından dolayıdır ki bu da Allah-u Zülcelal’in yanında çok makbuldür.
Dediğim gibi Allah için sevmek, Allah-u Zülcelal’in yanında çok makbuldür. Mü’min kardeşler olarak birbirine kızmadan, buğz etmeden, kin duymadan, birbirimize hep iyilikle yumuşaklıkla davranmalıyız.
Böyle olanlara Allah katında çok büyük ecir ve sevaplar vardır. Nitekim Hz. Hüseyin (R.A) şöyle anlatmıştır: “ Allah-u Zülcelal kıyamet gününde bütün insanları topladığı zaman: 'Fazilet sahibleri neredeler ?' diye bir ses duyulur. Bir grup insan ayağa kalkıp, cennete doğru yürümeye başlar. Bunun üzerine melekler önlerine çıkarak: 'Nereye gitmek istiyorsunuz ?' diye sorunca, onlarda: 'Cennete gitmek istiyoruz.' derler. Melekler: 'Hesaptan önce mi ?' diye sorunca, onlar da: 'Evet hesaptan önce !' derler. Melekler: 'Siz kimsiniz ?' diye sorunca, onlar: 'Biz fazilet sahipleriyiz.' diye cevaplarlar. Melekler: 'Dünyada ki faziletiniz ne idi ?' diye sorunca, onlar: ' Bize yapılan cahillikleri olgunlukla karşılar, bize kötülük edenlerin kusurlarını affederdik !' derler. Bunun üzerine melekler: ' Haydi cennete giriniz, iyi amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir.' derler. Arkasından yine aynı ses: ' Dünyadayken Allah’a dost olanlar nerede ?' diye seslenir. Bu çağrı üzerine bir grup insan yine cennete yönelirler ve meleklerle karşılaşırlar. Melekler onlara kim olduklarını sorunca, onlar: ' Biz yeryüzünde Allah’ın dostlarıyız.' derler. Melekler: 'Allah’a nasıl dost olmuştunuz ?' diye sorarlar. Onlar: 'Biz dünyadayken, Allah için birbirimizi seviyor, Allah için birbirimize ikramda bulunuyor ve Allah için birbirimizi ziyaret ediyorduk !' derler. Bunun üzerine melekler: ' Haydi cennete giriniz, iyi amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir.' derler."
İşte dünyada güzel ahlakla davranmanın ve mü’min kardeşlerimizi sevmenin mükâfatı böyledir. Böyle olduğu halde nefse ve şeytana uyup da bunun aksine davranmak ne kadar çok yanlıştır.
Hz. Ömer (R.A)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur: “ Allah’ın bazı kulları vardır ki; onlar ne peygamber ne de şehittirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara verilen makam dolayısıyla gıpta edip imrenirler. Ashab-ı Kiram: 'Onlar kimlerdir?' diye sordular. Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem şöyle devam etti: 'Onlar (aralarında) neseb ve akrabalık olmadığı, mal alışverişi olmadığı halde birbirlerini Allah için sevenlerdir. Onların yüzü nurdur, nur üzerindedirler. İnsanların korktukları günde onlara korku yoktur. İnsanların hüzünlendikleri günde onlar mahzun da olmazlar.' ” (Ebu Davud)
Daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “ Dikkat edin! Allah’ın veli kulları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” (Yunus,62)
İnsanın kalbinde, mü’min kardeşlerini Allah için sevme duygusu kuvvetlendikçe, bu sevgi sahibini dostluğa, sevdiğini canıyla, malıyla ve diliyle müdafaa etmeye teşvik eder. Allah için olan sevgi, bir kimseyi şahsı için değil de, ahiret nimetlerini kazanmaya vesile olmasından dolayı sevmektir. Onun için Fudayl bin İyad: “ Bir kişinin, mü’min kardeşinin yüzüne sevgi ve merhamet duyguları ile bakması kendisi için bir ibadettir.” demiştir.
Şunu unutmamak lazımdır ki, Allah için mü’min kardeşlerini seven kimseler sevgilerinin miktarınca mükâfat ve sevap kazanırlar. Mü’min olan kimseleri ancak mü’minler sever. Mü’min olan kimseye buğzetmek münafıklık alametidir. Onun için bir kişi, mü’min kardeşine buğz ettiği zaman dönüp kusuru kendisinde aramalıdır.
Kim bir mü’min kardeşine sevgi gözüyle bakarsa, mutlaka kalpte o kimseye karşı bir sevgi oluşur. Nitekim bir adam İbrahim bin Ethem’e arkadaş olmuştu. Yanından ayrılacağı zaman: “ Ey İbrahim! Bende bir kusur gördüysen, beni uyar.” dedi. İbrahim bin Ethem: “ Sende ne bir ayıp, ne de bir kusur görmedim çünkü sana sevgi gözü ile baktım. Onun için sende gördüğüm herşey hoşuma gitti.” diye cevap verdi.
İslam dininde mü’minlerin birbirlerini sevmeleri ve kardeş olmaları çok mühimdir. Nitekim Hz. Peygamber (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidirler. Vücudun herhangi bir azası rahatsız olursa, diğer azaları da bu yüzden ateşlenir ve uykusuz kalır.” (Buhari)
Hz. Peygamber (S.A.V) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Yanımda oturmaya en layık olanınız, en güzel ahlaklı olanlarınız ve herkesle iyi geçinenlerinizdir. Çünkü onlar hem severler, hem sevilirler.” (Taberani)
Ebu İdris Havlani (R.A) şöyle anlatmıştır: “ Bir gün Şam mescidine girmiştim. Güler yüzlü bir gençle karşılaştım. İnsanlar onun etrafını sarmış, ihtilafa düştükleri meseleleri ona soruyorlar ve söylediklerini de kabul ediyorlardı. Onun kim olduğunu sordum. Muaz bin Cebel radıyu anh olduğunu söylediler. Ertesi gün yine o mescide gittim. O zat namaz kılıyordu. Namazı bitirince, yanına giderek selam verdim ve: 'Vi seni Allah için seviyorum.' dedim. Bana: 'Allah için mi ?' diye sordu. Bende; 'Evet Allah için.' dedim. Bunun üzerine elbisemin kenarından tutarak beni kendine çekti ve şöyle dedi: 'Sana müjdeler olsun ! Allah Resulünün şöyle dediğini duydum; ' Allah-u Teala buyuruyor ki; Benim rızam için birbirini sevenlere, benim rızam için oturup sohbet edenlere ve birbirlerine harcama da bulunanlara muhabbetim haktır.' ”
Allah rızası için aralarında bir akrabalık veya menfaat bulunmadan birbirlerini sevenlerin yüzleri nurludur. Onlar kıyamet gününde nurdan minderlerde oturacaklar, bütün insanlar korku içinde oldukları halde onlar emin olacak, bütün insanlar hüzün ve keder içinde olduğu halde onlar herhangi bir hüzün ve keder duymayacaklardır.
Sadece Allah rızası için birbirlerini sevenler, Allah-u Zülcelal’in yanında o kadar kıymetlidirler ki, kıyamet günü onlara çok büyük mükâfatlar verilecektir. Nitekim rivayete göre şöyle anlatılmıştır:
“O kimseler kıyamet gününde kırmızı yakuttan yapılmış bir sütun üzerinde olacaklardır. Bu sütunun üzerinde yetmiş bin teras köşk vardır ki güneş nasıl dünyadakileri aydınlatırsa, bu teras köşklerde, cennet ehlini öyle aydınlatırlar. Orada cennet ehli şöyle diyecektir: 'Bizi götüründe dünyada iken birbirlerini sevenleri ziyaret edelim.' Oraya gittikleri zaman, güneşin dünyadakilere vurup aydınlattığı gibi, onların yüzlerine aydınlık vurur. Onların üzerlerinde sündüs ipekten bir giysi vardır. Alınlarında şu cümle yazılıdır: ' Bunlar Allah için birbirlerini sevenler ve Allah için birbirlerini ziyaret edenlerdir.' "
Mü’minlerin birbirini sevmesinin mükâfatı böyle olduğu halde, bu fırsatı değerlendirmemek, gerçekten bir mü’minin kendisine yapmış olduğu çok büyük bir haksızlıktır. Bir mü’min, başka bir mü’min kardeşini fasık olsa dahi Allah için sevmesi lazımdır. Çünkü onun kalbinde iman nuru vardır. Hatta bazı kitaplarda: “ Fasığın imanının ışığı dünyaya gelse şark ve gaybı aydınlatır.” denilmiştir.
İman etmiş, namaz kılan, hacca giden, zekat veren kimseleri sevmemek açıkça islam dinine muhalefet etmek demektir. Ve böyle yapan insan kendisine çok yazık etmektedir.
Önümüzde bu kadar mükâfat varken birbirimize buğz etmek çok haksızlıktır. Bu kadar mükâfata rağmen, insan mü’min kardeşine buğz etmeye devam ederse ya kıyametteteki bu mükâfatlara meraklı değildir. Ya da nefsine tabi olup ona uymaktadır. O beni sevmiyor ben onu neden seveyim demekle şeytan mü’minleri birbirine buğz etmeye sürüklemektedir.
İnsan bu kadar mükâfatı bir kenara atıpta kin beslemenin ne demek olduğunu düşünmelidir. Bu kadar muazzam mükâfattan gafil kalmak veya bu kadar mükâfatı nefse uyarak bir kenara atarak mü’min kardeşine buğz etmek çok yanlış bir olaydır. Öyle değimli sevgi değer dostlar Sır yani
İnsan bir tercih yapmak zorundadır: Gerçek Sevgilisini mi arıyor, Yoksa fani ve geçici sevgilisini mi? Arada uçurumlar var. Gerçek Sevgilimiz biz farkında olsak da, Olmasak da bizi seviyor ve bizi her gün Nimet ve hayat hediyelerine boğuyor. Gerçek Sevgilimizin Bir defa bile vefasızlığı görülmüş değil. Gerçek Sevgilimiz Kötü günümüzde bizi terk eden birisi değil. Gerçek Sevgilimiz Hayatta da, ölümde de bizimle beraber. Gerçek Sevgilimiz Bizim onu sevdiğimizden çok daha fazla bizi seviyor! Gerçek Sevgilimiz, Biz O’nu unutalım, unutmayalım; bizi unutmuyor. Gerçek Sevgilimiz, Bir günde defalarca kalbimizi yokluyor, Defalarca iç dünyamıza nazar ediyor, Bizi bizden çok daha iyi biliyor ve çok daha iyi seviyor, Kalbimize bizden daha yakındır ve biz, İnsanlık olarak hepimiz, istesek de istemesek de, Hızla O’na doğru gidiyoruz! O bize şah damarımızdan daha yakindir. Yunus bu kavuşmayı Cennet’ten çok istiyor. Mevlâna bu kavuşmaya şeb-i ârûs diyor. Gerçek Sevgilimiz Hiçbir zaman bize uzak olmadı, Hiçbir zaman uzak olmayacak! Hiçbir zaman bizi aldatmadı, Hiçbir zaman aldatmayacak! Hiçbir zaman bizi yalnız bırakmadı, Hiçbir zaman bırakmayacak! Hiçbir zaman bizi terk etmedi, Hiçbir zaman terk etmeyecek! Hiçbir zaman bize vefasızlık yapmadı, Hiçbir zaman yapmayacak! Hiçbir zaman bizi nazarından düşürmedi, Hiçbir zaman düşürmeyecek! Hiçbir zaman bizim kalbimizi reddetmedi, Hiçbir zaman reddetmeyecek! Hiçbir zaman bizim gönlümüzü incitmedi, Hiçbir zaman incitmeyecek! Hiçbir zaman bizim sevgimizi yetersiz bulmadı, Hiçbir zaman yetersiz bulmayacak! Hiçbir zaman bizim kusurumuzu çok görmedi, Hiçbir zaman çok görmeyecek! Hiçbir zaman bizi kapısından kovmadı, Hiçbir zaman kapısından kovmayacak! Hiçbir zaman ellerimizi bos göndermedi, Hiçbir zaman bos göndermeyecek! Ve her defasında Vefasızlık, sevgisizlik, kabalık, küstahlık, Nezaketsizlik, hata üstüne hata, Kusur üstüne kusur bizde; Sonsuz vefa, Sonsuz sevgi, Sonsuz yumuşaklık, sonsuz iyilik, Sonsuz nezaket, sonsuz hatasızlık Ve sonsuz kusursuzluk O’nda oldu. Defalarca O bizi affediyor, bizi bağışlıyor, Hatalarımızı yok sayıyor, Kusurlarımızı görmüyor, Eksikliklerimizi hoş görüyor, Biz O’na bir adım yaklaştığımızda O bize koşarak geliyor. Peygamber Efendimizin (s.a.v) müjdesiyle; Biz O’nun için bir damla gözyaşı döktüğümüzde O bize artık gam, keder ve hüzün yüzü göstermiyor. Biz O’nun sevgisini kaybetmekten korktuğumuzda O bizi bütün korktuklarımızdan emin kılıyor, Biz iyi kötü O’nu istediğimizde O bütün endişelerimizi gideriyor, Biz kirik dökük O’na yöneldiğimizde O kalbimizin gelecekle ilgili bütün meraklarını Sevgisiyle ümide çeviriyor, Biz yarım yamalak O’nu sevdiğimizde O bütün geleceğimizi saadet çiçekleriyle donatıyor. Gerçek Sevgilimiz dünümüze hâkim, Bugünümüze hâkim, yarınımıza hâkim. Gerçek Sevgilimizden ne istersek isteyelim; Veremeyeceği hiçbir şey yok! Ne dilersek dileyelim; reddettiği hiçbir istek yok! Ne arzu edersek edelim; bos çevirdiği hiçbir el yok! Lütuf O’nun, ikram O’nun, ihsan O’nun, Merhamet O’nun, nimetler O’nun, Güzellikler O’nun, bize tattırdığı lezzetler O’nun, Bize yaşattığı hayat O’nun, Bize bağışladığı bütün sevdiklerimiz O’nun, Bizim âşık olduğumuz bütün sevgililerimiz O’nun, Bizim sevgilimize götürdügümüz Bütün çiçekler O’nun! Çiçekler O’nun ikramı… Mutluluklar O’nun ihsanı… Sevgiler O’nun lütfü… Sevgililer O’nun hediyesi… Ama ne yazık ki, insan şükürsüz, İnsan teşekkürsüz, İnsan kadir kıymet bilmez, İnsan sağır davranıyor. Oysa Gerçek Sevgiliyi buluverse insan Asla üzülmeyecek, Asla keder yüzü görmeyecek, Asla efkârlanmayacak Ve kâinatın ask ve sevgi ritmine ayak uyduracak, Gerçek saadeti ve sonsuz mutluluğu yakalayacaktır! Kimdir o Gerçek Sevgili? Allah’tan başka kim olabilir? Öyle ki; Her bir isminde binler ihsan defineleri bulunan, Bütün sevdiklerimizi sonsuz ihsanlarıyla mutlu eden, Binler iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı olan, Bin bir isminde bütün güzellik tabakaları gizli bulunan Ve Celâl sahibi bir Güzel ve Kemal sahibi Bir Sevgili olarak Kendi Yüce Zatini bize tanıtan Allah, sonsuz derece ask ve muhabbete lâyıktır! Bütün kâinat O’nun ask ve muhabbetiyle Mest olmuş ve kendinden geçmiştir! Öyleyse insan, Allah’ın hakkı olan Sevgi duygusunu mahlûkata dağıtmamalıdır. Çünkü mahlûkat fanidir. Mahlûkatın üzerinde Birer sevgi tomurcuğu halinde gülümseyen Nakışlar ve işlemeler Allah’ın bin bir isminin İzlerini taşımaktadırlar. Yalnızca Rahman ismine bir bakalım ki; Cennet bir cilvesi, ebedî saadet bir pırıltısı, Dünyadaki bütün lezzetler, rızıklar, nimetler, Sevgiler ve sevgililer sadece bir damlasıdır! Senin kendini, sevgilini ve bütün sevdiklerini Yok, olmaktan kurtaran ve hayat üstüne hayat bahseden, Mutluluklar üstüne mutluluklara boğan Allah’ın Rahman ve Rahîm isimleri Elbette sonsuz derece sevilmeye ve aska lâyıktırlar. Öyleyse Allah’ın dışındaki bütün sevgilileri Muhakkak Allah için sevmeli, Allah için olmayan sevgileri derhal terk etmeliyiz. Gerçek Sevgili bize hiç de uzak değildir! O’nu ne kadar arıyoruz? Bu gün bilmem ama yârin ne kadar arayacağız? Hep O’nu arayacağız! Yalnız O’nu!…
El-Hamid olan Allah’a hamdimi arz eder, Selatü selam ile Efendimizi ünlerim. İş bu mektup sizin mektubunuza cevaptır. Allah size, bize ve tüm kullarının gönüllerine sevgi, ferah ve umut nasip eylesin! Âmin. Sevginin Allah cihetinden algılanan Hazzını alman umudu ile Mektubunun muhtevasına Özetle cevap vereceğim! Ancak şunu unutmamalısın ki, Bu gün sizdeki bu bıkma ve yorgunluk, bezginlik ve boş vermişlik, Bu çağın manevi hastalıklarının İlk dönemidir. Eğer insan, kendini koy verirse, Sele kapılan saman gibi sürüklenerek, Hiç olur ki, (Allah koruya) Bütün bu sıkıntılar inan ki, İslama hasret kalmışlıktır, Allah’ın emirlerini bilmemek Ve yerine getirememekten kaynaklanmaktadır. Biliyormusun? Bazen insan hasta olur da, uzun zaman o tesirle yatar ya! Sonra da kalkar, umutla yaşama arzusuyla canlanır ya! İnsanlar günahlarının hastalığını yenmek için, tevbenin hazzına erebilmeli” Ve ardından sanki her şey yeniden başlıyormuş gibi, pür neşeli ve azimle, çevresine adeta moral aşılayan bir yüz, Tebessüm eden bir yüzle yaşayabilmeli. Diyeceksin ki; “mümkünmü hocam?” İnan ki mümkün, yeterki iste! Dilersen sana Bir kaç nasihat daha beyan edeyim. Hiç bir zaman çevrendeki doslarının Anne, baba, akraba ve din kardeşlerinin hakkında kötü düşünme, kötü söz söyleme, Ve söyleyenlerle de oturma! Göreceksin ki en kısa zamanda sıkıntılarından kurtulacaksın!” Bu günden itibaren bir plan yapacaksın, hayatındaki ve en önemli eylemin, Fıkıh ve akait bilgisine ermen olacaktır. Öyleki bu öğrendiklerin seni kısa zamanda etrafındaki insanlar arasında, Seçkin kılacaktır. Ancak bunlar sade bilgide kalmamalı, öylesine bir samimiyetle amele dönüştürmelisin ki, Çevrende yapmacık ve gayri samimi Müslümanlar, kendi davranışlarının, Senin samimi, hakiki halinle kıyaslayarak, kendilerine çeki düzen verebilmeli. Bir de giyimine çok dikkat etmelisin, Çok lüks ve israf olmayan giysiler, Temiz ve şahsına uyumlu ve sade oldumu, Bak ruhundaki isteksizlikler Nasıl değişecektir. Biliyormusun İnsanlar alışkanlıklarından Kolay kurtulamıyorlar Mesela bazen bir film, Namazı tehir ettirebiliyorsa, bazende ev işlerin, “ha şimdi biter Bende namazımı kılarım” gibi Bir vesvese gönlünü kuşatıyorsa... İşte bunlardan kurtulmanın reçetesi: (farz namaz daima vaktinde eda et) Gör o zaman gönlünde yeşeren gülistanı, Kimliğinde ki değişim sayesinde Nasıl herkes tarafından güvenilir, Alçak gönüllü ve hoş görülü Bir insan olarak sevileceksin! Biliyor musun? Zaman önemlidir İçinde bulunduğumuz bu çağın Konumunu takip edip, Günlük gazete, dergileri elinden gelen imkânlar dâhilinde takip etmelisin! Ve her gün, sana müsait bir kaç saatini okumaya ayırmalısın, Her gün mutlaka Allah’ın isimlerini Tespih eylemelisin! En az yarım cüz veya bir cüz Kur’an okumalısın ki, o zaman dünyanın en ferah insanı olabilirsin! Yüzündeki tebessüm, Evinize gelen misafirlere ikram edeceğin Çaya ve pastaya lezzet katmalıdır ki, İlgi ve samimiyetinden, gelenler Mutlu olabilmeli. O zaman sende mutlu olursun, Bilmem anlıyor musun? Bulunduğun mahallede veya sokakta, arkadaşlarınla oturduğunuzda Gıybet ve dedikoduya fırsat vermemelisin. Gerekirse her hafta bir sohbet oluşturup, onları ilme ve ibadete yöneltebilirsen, Bak o zaman nasıl haz oluşacak gönlünde! Sevdiklerini aramakta, Selam ve hatır sormakta üşenme Ve yabancı erkeklerle mümkünse Bir arada bulunma ve tokalaşma, Hem gönlün ferah olur, hemde vicdan O zaman sen, dünyada bir kuş gibi uçabilen gönül sahibi olursun ki, O zaman hem Allah senden hoşnut, hemde Peygamber mesrur olur. Gönlüne, ahiretin hasreti Ateşi sıcaklığını hissettirecek ki, Gör o zaman insan neymiş? Ve gör o zaman bunca karamsar tablo Çizen kişi nasılda bir başka insan oluvermiş. İnşallah bu mektubu okuduğunda, Her şeyle beraber... Sende yeni bir insan kimliğine Gireceksin tamammı? Rahman olan Allah; sana, bana ve bize Gönül ferahı nasip eylesin! Efendimizin kevserinden kandırsın, Bu dünya ve ötede Mutlu müminlerden eylesin. Gönlünde hasret kaldığın o muhabbetle Seni huzurlu eylesin! Âmin. Umut ve mutluluk dileyen din kardeşin
Göz ışısın muhabbetle, Dil şakısın Muhammedçe Söz dilde kelam olup ruhlara Hay serumundan iksir-i şifa sunsun Karanlıklara kahredeceğimize Aydınlıkların bestesinde Zafer müjdelerinden mersiyeler okuyalım Ne dersiniz dostlar!
Hayat o kadar kısa ki gönül bina etmeli Bu hayat yine de yaşanmaya değer olmalı Aza kanaat edip ufak şeylerle mutlu olamalı.
Doğru yol hidayet kuluna Hak’tan Nimet ol kattan selamet ile İstenilen ancak ibadet için Malik olan Rabbin ihsanıdır bu din İyya kenağbudu veiyyakenestain.
Sen dost menzilin yolunu soran Kapıyı çalmadan tembel oturan Nefsini aşıver odur batıran Bu âlemin gaflet denizlerine
Bize bu yolları gösteren dostlar Sinemizi dost aguşuna yaslar Yanan gönüllerle akıyor yaşlar Ona götürene kurbandır başlar
Bu hayat ki ha yat ha kalk Hakkı bilmez bütün bu halk Halk olunduk sahip Hallak Hayat hay olmak içinmiş.
Bir muhakkik rasat ile oku deneni bildim Mukallit olup ta söylenenlere kulak verdim Allah’ı anlayan ancak sünnetullahı yaşar İman İslam ve ihsan ile kulluğa erdim
KÖTÜ SÖZ…
Kötü sözdür hiddeti bünyemizde koparan Kötü sözdür insanı bozuk paraya satan Nerde bir kötü varsa daim hınçla anılır Bu hal insana “ışık” iyiyi hatırlatan… Varidatı sır yani
ZAMAN… Dün geçti anlayamadan daimi seferiyle Geçmişe üzülme dostum, gelmez artık geriye Bu günse bak geçmekte oda düne emanet Yarını beklersen geç, elinde var mı senet? Varıdsatı sır yani
Aşkı kimseye sorma Aşkın kendisine sor Özün saf soluklarında Sukut eden feryatlar vardır.
El-Vedud’un el vermediğinden, Vuslata erememenin acısıyla feryat eden. Sevgi sahillerinde gece karanlıklarına Aşk tebessümleriyle ışık saçan deniz feneri misali, Her gecenin sabahına dek; Sabırla ve hasretle görev bilerek Yanmayı şiar edinirler. Ezelin öze yansıttığı kıvılcımlar vardır, Rahmet Peygamberinin nurundan neşet eden. Gönüller bu nurun tecellileriyle öyle yanar. Sonra o hasretle sevgiliyi anar. Böylece vuslat hâsıl olur ki; Bir ömrün sabrına denk bir muhabbetle Ol anın hazzına kanar, kanar.
Ruhun kimyasında Hay’lık vardır. Hay olan canlarda hem hayret vardır hemde hayır. Yürekler hazla yangınlardadır. Hüzünlü bir can taşırlar, Huzura ermek onlara muhaldir. Dünya suretinin tuul-i emellerini Gönül aynalarında seyretmeye görsünler...
Âdem’in (as) evlatlarındaki o acı ki; Habil ile Kabil’in kan davasıdır Sönmeyen bir acı olur Âdem adına gönüllerde. Nuh’un (as) sabrı ve gayreti, Tükenmeyen umudu oluşturur yüreklerinde. Tek başına tüm insanlığa adeta Ümmetlik şuurunu mesajlar. Ateş-i İbrahim’in (as) muhabbet güllerini dererler Gönüllerin gülistanlarında. Zekeriya (as) gibi çaresizlik testeresiyle, İnkârcıların günahlarına kefaretmişçesine Biçilirlerde gıkları bile çıkmaz. Yalanların, hıyanetin şehvet ve ihtiraslarla örtülü kimliğine ödün vermezlerde, Öksüzlük ve yetimlik gönül girdaplarında Merhamet soluklarken, Veren el olmanın mütevazı gayretiyle, Tokluk ve itminanın sünnetini Peygamberin şefkatleriyle vücut iklimlerimize yansır. Kul ve rahmet, nur ve Ahmet (as) vasfıyla, Tüm gönülleri ihata eden Peygamber ki; Tövbesiyle arınan ümmetlerini, Duasıyla kutsanan bedenleri, Sevdasıyla ünlenen yarenleri, Terbiyesindeki kutsiyetle tüm zamanlarda, Ruhen Ona ram olanlardan olmak, olabilmek Rab’imizin bir lütfu ve ihsanıdır. İnsan ve ihsan, Onunla bütünleşip İnsan-ı kâmili oluşturduğuna göre... Ümmeti olmayı ümit edip, Soluklanan son nefesi selam ile verebilmek, Mutlak gaye değilmi? Kabzın ölümcül kâbuslarını, Bast’ın zindanlarında yaşarken Yusuf (as) gibi, umudun hasret mendilindeki Sevda kokularından ama olan gözler de Yakubi basiretleri fark ederek. İlahi Kudretin sihrine Firavunca azametle Başkaldıranlara inat, Azmin asasını tevekkül kuvvetiyle bırakıp, Şehvet ejderhalarını alt eder Musa (as) gibi. Dünya hastalıklarından muzdarip, Mülkün saltanatında mağrurlara inat, Sabrın samimiyetinde Eyyub’u (as) simgeler âlemlere.
“Eşitlik-özgürlük” denilince erkeklerin sofrasında kurtlar sofrasında yem olan kuzular gibi harcanmayı… önce kraliçe ilan edilip modası geçince çöpe atılmayı anlayan çağdaş-lâik??? “kadınımız” kendisini sorgulamalı.
“Eşitlik-özgürlük” denilince erkeklerin “ataerkil din” haline soktuğu eski Arap örfüne göre “pasif kadın” rolünü “takvâ” zanneden İslâmcı??? “kadınımız” kendisini sorgulamalı…”
* * *
Kadının Müslümanlık anlayışındaki yeri nedir?
Kadının çağdaşlıkta-lâiklikte yeri nedir?
Soruları biraz daha netleştirip “kadının dünyamızdaki yeri nedir?” diye soralım ve kadına iki düşünce ekolünün bakış açısını inceleyelim.
Çağdaş-lâik??? düşünce ekolün bir cümle ile düşüncesi:
“Kadın Müslümanlık’da ikinci sınıftır, toplumda erkeklerin baskısı altındadır. Kadının yükselişi eğitim ve haklarını söke söke almaktan geçer…” Kısmen doğru, kısmen yanlış. Kadın İslâm’da ikinci sınıf değildir. Toplumda erkeklerin baskısı altındadır. Kadının yükselişi eğitimden geçer, feminist eylemlerden geçmez.
İslâmcı??? düşünce ekolünün kadına bakışını da bir cümle ile söyleyelim:
“Kadının gerçek değeri İslâm’dadır, kadın evinde yalnız kaldıkça ve Allah’a yaklaştığı ölçüde özgürleşir…” Kısmen doğru, kısmen yanlış. Kadının değeri İslâm’da “İnsan” hükmündedir. Kadının evde yalnızlığa mahkum edilmesi İslâmî değildir, sadece çok eski bir Arap geleneğidir. Bir erkek Allah’a nasıl yaklaşıyorsa kadın da aynı şartlar altında yaklaşır.
Çağdaş-lâik düşünce ekolünün kadına yaklaşımını detayıyla incelemeyi belki başka bir yazıda yaparız. Bu yazıda daha çok Siyasal İslâmcı??? ve biraz da geleneksel/yöresel, hem lâik hem imanlı Müslümanlık anlayışının kadına bakışını evrensel bir karışımla dile getirelim.
Kadının gerçek değeri İslâm’dadır… Evet doğru. Her şeyin en doğrusu İslâm’dadır… fakat hangi İslâm’dadır?
İslâm’ı en mükemmeliyle anlatmış olan; “Cennet annelerin ayağı altındadır” diyen İslâm’da. Her günü her ânı anneler günü ilan eden İslâm’da.
Peki “ayakları altında cenneti taşıyan annelerin” yâni tek kelimeyle “kadınların” durumu Müslümanlık dünyasında ne haldedir? Hangi kadın (kız, anne, nine) Müslümanlık dünyasında kendisine sosyal hayatta yapılan muameleden memnundur? Pek çok şeyden memnun değildir çünkü…
Müslümanlık dünyasında kadın;
Kılık kıyafetiyle… hâlâ problemdir,
çalışıp çalışmamasıyla… hâlâ problemdir,
okuyup okumamasıyla… hâlâ problemdir,
kiminle evlenecek… hâlâ problemdir,
İran’da, Afganistan’da, Arabistan’da ulusal problemdir,
Türkiye’de…
Devlet kapısında… problemdir,
mahalle baskısında… problemdir,
açıksa… Fatih’de, Sultanbeyli’de problemdir,
kapalıysa… Şişli’de Beyoğlu’nda problemdir,
cennette… gılmanlarla problemdir,
cehennemde… sayısal çoğunlukta problemdir,
İslâmcı??? kocanın dört hanım ruhsatına hayır dediği için problemdir,
çağdaş-lâik kocanın ihanetlerine hayır dediği için problemdir,
imamın evinde kavga olur… gözü moraran kadındır,
sosyal demokrat sanatçının evinde kavga olur gözü moraran kadındır,
ateistin evinde kavga olur gözü moraran kadındır,
zenginin/ fakirin/ doğulunun/ batılının evinde kavga olur gözü moraran kadındır…
Evden kovulan kadındır,
çocuklarıyla sokağa atılan kadındır,
ailenin/ sülalenin/ ‘töre’nin yüz karası kadındır,
mahallenin/ şehirin/ ülkenin yüz karası kadındır,
saçını süpürge ederek aileyi refaha/ zenginliğe/ ‘holding’e taşıyan kadındır fakat mahkemede boşanınca aylık “üç yüz otuz üç lira otuz üç kuruş” nafaka çok görülen, onu da alamayan yine kadındır,
film yıldızı, podyum yıldızı, ürün tanıtım sembolü yapılan ve alnındaki ilk kırışıkla çöpe atılan kadındır,
camide, tekkede, medresede, ilâhiyat fakültesinde, İslâmî??? basın yayın dünyasında Müslüman erkeklere göre “Aklı??? ve İmânı kıt???” kadındır,
gıybet- dedikodu eden, sevabını hemen kaybeden, şeytana uyuveren erkekler değil kadınlardır???,
bazı günler camiye giremeyecek… ağzına Allah Kelâmı alamayacak… Allah Kelâmı’nın yazıldığı deriye-tahtaya-papirüse-kağıda elini süremeyecek kadar “necis ve murdar” ilân edilen kadındır,
siyasette ikinci sınıf kadındır,
ticarette ikinci sınıf kadındır,
ana/baba ocağının evine, konağına, tarlasına bağına bahçesine, işyerine konan erkeklerdir, ikinci sınıfa itilen kızlardır… ana/baba ocağının hastalıklarında, temizlik işlerinde, düğün bayram hizmetlerinde “eline sağlık” duasıyla ve iki metre basma ile gönüllenen kızlardır…
Daha nice kara ve karamsar tablolar çizebilirim. Beyaz ve parlak tablolar hiç mi yok? Var. Var ama arayıp bulmakta ve yazıp çizmekte oldukça zorlanırım.
İslâm’ın/ İslâm Nebîsi’nin asrı saadette ve çağdaş hukuk devletlerinin günümüzde tekrar başlattığı, istediği ve hedeflediği “kadın statüsü” bugünkü durum mudur? Hayır. Ne yazık ki hayır. Kadın henüz olması gereken yerde değildir. Eşitlik ve özgürlük süreci durdurulmuştur.
Aynı zamanda;
“Eşitlik-özgürlük” denilince erkeklerin sofrasında kurtlar sofrasında yem olan kuzular gibi harcanmayı… önce kraliçe ilan edilip modası geçince çöpe atılmayı anlayan çağdaş-lâik??? “kadınımız” kendisini sorgulamalı.
“Eşitlik-özgürlük” denilince erkeklerin “ataerkil din” haline soktuğu eski Arap örfüne göre “pasif kadın” rolünü “takvâ” zanneden İslâmcı??? “kadınımız” kendisini sorgulamalı.
Bir zamanlar kadın bir toplumda “insan” kabul edilmiyordu. Çölde susuzluktan komaya girmiş bir hasta gibiydi.
Susuzluktan ölmek üzere olana komadan çıkana kadar damla damla su verilir. Birden beş litre su içirilirse organizması iflas eder ve ölür. Toplum da büyük bir organizmadır. Tedavi yöntemi zorlamacı ve aceleci olursa toplum aniden çökebilir…
Bu hassasiyet dikkate alınarak; Hz. Muhammed a.s. toplumsal komadaki kadına önce mirastan bir kaç damla pay verdi. Sosyal yapıda bir kaç göreve getirdi. Düşüncesini sormaya başladı. Komadan çıkardı ve tam sağlığına kavuşturulma sürecini “insanların” üzerine bir görev olarak devretti. İnsanlar ise en kısa zamanda kadını yine eskiye, İslâm öncesi Arap örf hukukuna döndürdü ve bu irticâ (Hz. Muhammed öncesine dönüş) eylemini haksızca İslâm adına yapmaya başladı… ve hâlâ irticâ (Hz. Muhammed’den önceye dönüş) devam ediyor.
Hz. Muhammed a.s.’ın başlattığı kadınları gerçek değerine ulaştırmak sünnetini devam ettirmek ve sonuçlandırmak din ve inanç ayrımı olmaksızın tüm dünya insanlarının üzerine farzı ayındır/her insanın kişisel görevidir.
Bu iddia çok konusuldu. Ama kimse neden olduğunu bilemedi.
ünlü fizikci Nikola Tesla ismi ile iddialar tekrar gündemde
P>Buiçin 1900`lerin başından beri Nikola Tesla adındaki Rus asıllı Amerikalı bilim adamının buluşu olan "elektromagnetik endüksiyon tekniği" (Tesla Makinası) kullanıldı. Tesla Makinası`nın nasıl çalıştığı hala bir sır ama Amerikalılar`ın uzun zamandır bu makina üzerinde çalıştıkları biliniyordu. Tesla, ilk olarak ilkel bir düzenek ile 1908 yılında Sibirya`da Tsunga bölgesinde bir deney yapmış ve burada meydana gelen patlama 600 km uzaktan duyulmuştu. Tsunga`daki bu olay sonrası oluşan çevre tahribatı korkunç boyulardaydı. Hiroşima`nın 40.000 katına yakın enerji açığa çıkmıştı. Patlamanın etkisi kilometrelerce kareye yayılmıştı. Ancak ortada en ufak bir krater veya metal kalıntısı yoktu. Bu durumda göktaşının düşmüş olması ihtimali ortadan kalkıyordu.
Bilim adamları Tsunga`da hala ne olduğunu tam olarak çözmüş değiller. Ancak yıllardır Avustralya`da karada açık arazide ve Kaliforniya`da da su üstü ve su altı askeri tesislerde bu deprem Tesla makinası denenmekte olduğu da sır değil. Buradaki garip tabiat olayları ve sık sık olan depremler ile bilgiler Internet`teki sitelerde bile yer almakta.
Ancak başlangıçta askeri amaçlı olarak geliştirilen bu acaip doğa silahı daha sonra kaynak sorunuyla karşılaşınca barışçı amaçlarla da kullanılacak şekilde adapte edildi (tıpkı atom bombasının ve TNT`nin olduğu gibi). Makinanın Kaliforniya`da San Andreas fay hattında olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanılması düşünüldü. Tesla Makinası sayesinde fay hattındaki enerji birikimi çok yüksek düzeylere çıkmadan, gerilim daha küçükken suni depremlerle deşarj edilerek boşaltılacak ve böylece büyük deprem önlenecekti. Ancak bu teorinin denemesi ve deneylerle geliştirilmesi gerkliydi, hata ve kusurların asgariye indirilmesi şarttı. Bunun için de San Andreas`a benzeyen faylara, çatal yapan fay gruplarına ihtiyaç vardı. Böyle bir fay grubu da işte Türkiye`deki Kuzey Anadolu fay hattıydı. Geometrisi ve jeolojik yapısı aynı San Andreas karakterindeydi. Kuzey Anadolu fayı ile San Adreas fayı, tıpa tıp birbirine benziyordu. Bu fay üzerinde yapılacak bir ön deşarj deneyi Kaliforniya`daki gelecekte olacak depremler için çok şey öğretebilecekti. Amerika bu amaçla yıllarca deney yaptı bu ve buna benzer deprem bölgelerinde.
Asker açısından da bu bulunmaz bir nimetti. Bu suretle hem projeye masum bir kılıf bulunuyor hem de finansman için yeni kaynaklar sağlanıyordu. Ancak yine de toplu imha silahı olma özelliği ile bu makina askeri nitelikteydi ve onunla ilgili herşey "Çok Gizli" damgasını taşıyordu. İşte Amerikalılar bu nedenle İzmit`teki fay hattındaki hareketleri ve enerji birikimini büyük bir gizlilik içinde, herkesden habersiz ama çok yakından takip ettiler. MTA`nın ve diğer jeolojik ölçüm kurumlarının verilerini inceleyerek ve uzaydan bölgeyi izleyerek burayı adeta abluka altına aldılar. Son gerilimi de böylece çok önceden haber aldılar.
Ancak Amerika`nın bölge ile ilgili bu hareketliliği ne kadar gizli olursa olsun bazı kaynaklara yansımaktan kurtulamadı. İşte Adını bile bilmediğimiz ancak kendisini Kanada`lı bir bilim adamı olarak bildiğimiz bir kişi her nasılsa bu gizli verilere bir türlü ulaşarak bölgede bir deprem olacağını ve bunun için bölgenin takip altına alındığını anladı. Ve bunu kendi amaçları doğrultusunda yaklaşık 48 gün ve 240 km hata ile yayınladı. Ancak ne bu bilim adamına ne de yayınına daha sonra nedense kimse dikkat etmedi. Hatta bu faciadan sonra kimse çıkıp ta bu bilim adamının kim olduğunu sormadı, onu ortaya çıkartıp bu kadar az yanılma payıyla böylesi bir depremi nasıl önceden tahmin edebildiğini soramadı. Adam hala bir sır, kim, nerede kimse bilmiyor.
İşte izlenen bu enerji birikimi bir süre sonra depreme neden olabilecek büyüklüğe erişecek ve belki de İstanbul`u da tehdit edebilecek bir depreme neden olabilecekti. Bu noktada bilmiyorum, Amerikalılar konuyu böyle mi aktardılar bizimkilere yoksa haber dahi vermediler mi? Ama o gece Gölcük`te askeri tesiste ve açıkta Marmara`da deniz altında bu Tesla makinası kurulmuş ve çalışmaya hazır hale getirilmişti bile. Belki de bizimkilere bunun rutin fakat askeri amaçlı gizli bir proje olduğunu söylediler. Belki de İstanbul`da olabilecek bir depremin basıncını azaltacak bir askeri sistemi deneyeceklerini söylediler. Bilemiyorum, ama bir türlü bizimkileri bu işe razı ettiler. Bizimkilerin de belki de iyi birşey yaptıklarını sanmaları için bu deneyin İstanbul`u kurtaracağını söylemiş olmaları bile muhtemel.
Peki İsrail askerleri`nin bu projede yeri neydi? İsrailli askerler ve üst düzey subayları o gece Gölcük`te ne arıyorlardı? Bu devir teslim töreni her yıl yapılan rutin bir ulusal törendi. Uluslararası bir kimliği yoktu. Ama işte İsrail subayları ve üst düzey yetkilileri yine de oradaydılar. Ancak bunun nedenini şimdi çok daha iyi kavrıyabiliyoruz. Onlar oradaki Tesla makinasını kurmak ve çalıştırmak ve onun gizliliğini korumak ve her ihtimale karşı birşeyler ters giderse onu imha etmek için oradaydılar. Bizimkilerin ise birşeyden haberi yoktu. Bize güvenen de yoktu zaten. İş İsrail`e ihale edilmişti.
Ancak o gün nedense İsraillilere hiç kimse bu güne kadar hiç katılmadıkları bu devir teslim törenine neden katıldıklarını kimse sormadı. Ya şaşkınlıktan ya da telaştan, enkaz altında kaç İsrail askerinin öldüğünü, kaçının yaralandığını soran da olmadı. O felakette kaç İsrail askerinin öldüğünü ne Genel Kurmay yayınladı ne de İsrail böyle bir bilgiyi açıklamak nezaketini gösterdi. Herkese verdikleri imaj ise oraya bize yardım için geldikleri şeklindeydi. Hemen bir hastane kurdular ve yaralarımızı sarmaya yardımcı olmak için de daha sonra o bölgede bir yerleşim merkezi kuracaklarını açıkladılar. Neden? Esas amaçları enkaz altındaki askerlerini ve önemli askeri malzemeyi çıkararak götürmekti. Gerisi paravan operasyondu. Biz de "bak şu İsrail`e helal olsun hemen yardımımıza koştu" diyerek sevindik.
Deprem neden gündüz bir saatte değil de çok ilginç bir şekilde gece saat tam 03:02 de oldu? Sanki 03:00 saati depremin başlaması için özel olarak seçilen bir saat gibi. Böyle geç bir saatte olacakları kimsenin görmesi olası değil,gözlemci riski en az düzeyde.
Tıpkı bir askeri operasyonda olduğu gibi talimatlara saat tam 03:00 olarak giren başlangıç saatinde yeşil ışık yakıldı ve Tesla cehennem makinası yer altındaki sığınakta ve deniz altında çalışmaya başladı. An geç bir iki dakika içinde de gücü en üst düzeye ulaşmış olacaktı. Aynen de öyle oldu. Makina gürültüyle enerji toplamağa başladı. Statik elektrik enerjisi. Bu sırada, Avustralya`da ve Okyanus`ta bu tür suni yaratılmış depremler öncesinde görülen elektrik boşalması, hava yarılmasından oluşan ışıklar ve patlamalar oluştu atmosferde. Ve arkasından da makinanın boşalması ile birlikte yer yarıldı ve oluşturulan enerji doğaya akıtıldı. Ancak hesapta doğanın oyunu yoktu herhalde. Oluian deprem hem beklenenden çok uzun hem de çok daha güçlü çıktı. Şiddeti 7.4 `e ulaştığında Amerika`da aletler 7.8`i gösteriyordu. Ve büyük bir patlama ile her şey kontrolden çıktı.
Tesla deprem makinası depremin enerji gerilimine dayanamayıp parçalandı ve ortaya çıkan güç yer altında muazzam bir patlamaya neden oldu. Ve bu yeraltı labrotuvarlarının tam üstündeki, herşeyden habersiz uyuyan yüzlerce askeri barındıran ve 8 şiddetindeki depreme dahi dayanıklı olması gereken askeri tesisler unufak olarak dağıldı. Hesaplarda hata yapılmış belki de fay hattının tepkileri ve enerji dağılım değerleri yanlış hesaplanmıştı. Her ne olduysa oldu ve doğanın beklenmeyen bu gazabı bütün çevreyi yerle bir etti.
Tabi durum derhal Amarika`ya Clinton`a, bizde de cumhurbaşkanına ve başbakana bildirildi ve bir önlem olarak tüm bölge ve hatta bütün İstanbul 4 saat süreyle bir haberleşme ablukası altına alındı. Elektrikler kesildi ve telefonlar iptal edildi. Kimsenin birbiriyle haberleşmesi istenmiyordu. Cumhurbaşkanı dahi sabahleyin çıkıp "benim de telefonlarım kesikti" gibilerinden garip bir açıklama yapacaktı ve biz de buna bir anlam veremeyerek, adamın yaşlılığına ve beceriksizliğine bağlayıp tenkid edecektik. Halbuki gariban adam ne söyleyebileceğini dahi bilemiyordu. Tam bir şaşkınlık içindeydi. Aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık.
Ne yapacaklarını bilemedikleri için ne Cumhurbaşkanı ne de Başbakan saatlerce bir şey diyemedi, demeç veremediler. Üzgünüz dahi diyemediler. Ancak sabah saat 9:00 sularında TV ekranlarının karşısına geçip halka şöyle üstün körü bir açıklama yapabildiler. Durum vahşm`e benziyor dediler. O ana kadar Amerika`dan Clinton`dan ne yapacaklarına dair talimat bekliyorlardı. Hatta belki de Clinton dahi o anda konuya ilk kez vakıf olan yardımcılarından ve olağanüstü milli güvenlik konseyinden görüş alıyor ve Türkiye`ye nasıl yardım edileceğini hesaplıyordu. Hemen gerekli sıhhi yardım ekipleri organize ediliyor ve bölgedeki tüm Amerikan askeri birlik ve filolarına Türkiye`ye hareket emri veriliyordu. Amerika diyetini Türkiye`ye tam destek vererek ödemeye çalışıyordu.
Bu arada devreye Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belki de onlardan da Türkiye için sözler alınıyordu. Yunanistan bile tornistan ettirilerek Türkiye`ye karşı olan hasmane tutumuna son vermesi sağlanıyordu. Tüm Batı başkentleri hareket halindeydi, panik yoktu. Herşey koordinasyon altındaydı, bir tek Türkiye dışında. Bizde ise bizimkiler ne yapacaklarına, oluşan bu emrivaki felakete karşı nasıl tavır almaları gerektiğine bir türlü karar veremiyor, karasızlık içinde bocalayıp duruyorlardı. İşte sabah saat 03:05 ile 06:30 arasında Batı`da bu hareketlilik yaşanırken bölgede de çok hızlı ve çok gizli bir askeri hareketlilik hakimdi. Ancak herkes kendi derdine düşmüş olduğundan bu olağanüstü gizli operasyondan kimsenin haberi olmuyordu.
Böylece bu işi planlayanlar, gecenin karanlığından da yaralanıp deniz altından parçaları yüzeye vuran Tesla makinasının kalıntılarını toplayıp, yer altı ve üstündeki tüm delilleri de yok ediyorlar ve hatta belki de insanları canlı canlı gömerek tüm izleri yok etmeğe çalışıyorlardı. Ve bölgeye son hızla gelen Rus bilim gemisi dahi sabah saat 6:30 da bölgeye vardığında, havanın aydınlanmasıyla birlikte etrafta delil olabilecek tek bir cisim bile kalmamıştı. Deniz altındaki oluşan radyasyon anlaşılmasın, dibe çöken kalıntılar araştırılmasın ve patlama sonucu meydana gelen deniz altı krateri ve çukur ortaya çıkarılmasın diye bu bölge derhal askeri karantinaya alınarak dalışa yasak bölge ilan ediliyordu.
Ancak bütün bu temizlikler yapıldıktan sonra Ecevit ve daha sonra da Demirel`in bölgeye gitmelerine izin veriliyordu. Onların dahi ne bölgeye uçuşlarına ne de telefon irtibatı kurmalarına izin vardı. Sanki koskoca İstanbul ve Kocaeli bölgesi uzaydan gelen yaratıklarca abluka altına alınmışçasına tam bir haberleşme karanlığına sokulmuştu. Tek bir telefon dahi çalışmıyor, elektrikler verilmiyordu. Ancak Ecevit ve Demirel olan biteni içlerine sindiremediklerinden olsa gerek, evleri kendilerine mezar olan binlerce şehidin de acısıyla bir türlü rahat hareket edip halkla bütünleşemiyorlardı. Çoğu yerde halkın arasına karışamadılar dahi. Sanki yaptıklarından utanç duyuyor gibiydiler.
Bir gazeteci çıkıp bu depremin ardında PKK`nın bulunup bulunmadığını sorduğunda, Ecevit ona "sen ne saçmalıyorsun kardeşim, deprem ile PKK`nın ne alakası var, sen kafayı mı yedin?" bile diyemedi. Sadece adamla göz göze gelmemeğe dikkat ederek "sanmıyorum" gibilerinden bize o gün için çok abuk subuk gelen bir laf etti. Şimdi anlıyoruz ki meğer adam o an ne tür tarifsiz acılar içinde kıvranıyormuş, omuzlarında taiıdığı onbinlerce cesedin ağırlığı ile.
Peki Amerika sonra ne yaptı? Hemen tüm imkanlarını Türkiye için seferber etmedi mi? Clinton çıkıp ta Amerikan halkından Türkiye`ye yardım etmelerini istemedi mi? Kasım`da Türkiye`ye geleceğini ilan edip, Ecevit`in de bu arada Amerika`ya kendini ziyarete geleceğini haber vermedi mi? Evet Ecevit Amerika`ya bu felaketin ve binlerce şehidin diyetini konuşmağa gidecekti.
Belki de hükümet içinde sızan istihbarat bazı bakanların yabancılara karşı saldırgan tavır takınmalarına dahi neden olmuş olamaz mı? İlk anda çok yadırgadığımız Osman Durmuş`un çıkıp ta yabancılara tek hasta bile vermem ve onlardan kan da almam demesini şimdi yadırgayabiliyor musunuz? Şimdi adamın yabancılara neden belki de bu kadar tersd olduğunu anlayabiliyoruz.
İşte şimdi soru şu. Ne ölenlerimiz geri gelir ne de anılarımız. Ancak İzmit`te, Gölcük`te, Yalova`da, Halıdere`de, Avcılar`da, Bolu`da, Düzce`de ve daha nice yerleşim merkezinde enkaz altında yaşamlarını yitiren binlerce mehmet, hatice, ayşe ve ali`ye karşı bir vicdan borcumuz da mı olmayacak? Onlar geride gözleri yaşlı onbinlerce sevenlerini sıcaklıklarından mahrum bırakırken, sırf Kaliforniya`da joni`ler, mike`lar, susan`lar ve alice`ler yaşasın diye yaşamdan çalındıklarını dünya bilmesin mi?
Bilgi İçin http://www.geocities.com/mavidosya/D01.htm
17 Ağustos 1999, Gölcük Saatler gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarıya atarken sanki bir kıyameti yaşıyor gibiydiler. Ali Kırca' nın yönettiği Siyaset Meydanı'nda enkazdan kurtarılan bir bayan şunları söylüyordu
17 Ağustos 1999, Gölcük Saatler gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarıya atarken sanki bir kıyameti yaşıyor gibiydiler. Ali Kırca' nın yönettiği Siyaset Meydanı'nda enkazdan kurtarılan bir bayan şunları söylüyordu
'O gece ne olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bu,depremden farklı bir şeydi. Bir iddiaya göre depremden hemen önce Gölcük' ten Avcılar' a kadar geniş bir alanda görülen "ateş topu" ile ilgili bilimsel bir açıklama yapılamıyordu. Birtakım teoriler ortaya atılmaya başlandı.Kimine göre Ruslar bomba patlatmıştı. Kimine göre de Yugoslavya''ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozması sebebiyle depremin gerçekleştiğini söylüyordu. Hatta bazılarına göre işi PKK bile yapmış olabilirdi.
Nitekim CNN televiyonu Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı bir röportaj sırasında depremin arkasında PKK mıvar" sorusuna "Sanmıyorum" cevabını vermişti. Oysa bu sorunun doğal yanıtı "siz ne saçmalıyorsunuz,depremle PKK nın ne alakası var." Olmalıydı. Bu soruya verilen cevap, akıllara, PKK nın deprem oluşturabilme ihtimalinin olduğunu düşündürdüğü gibi, yapay depremlerin olabileceği sonucuna da götürmektedir.
Bu teoriler arasında akla en yatkın olanı Future Times da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikayeydi. Bu senaryoya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD,yer kabuğundaki değişimleri zleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Yıllar önce Sırp asıllı Amerikalı bilimadamı mucit Nicola Tesla tarafından geliştirilen bu düşük frekanslı elektromanyetik ışınımla yüksek enerji nakli" tekniğini, hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle, çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi. Ancak Pentagon yıllardır çok güçlü bir silah geliştirmek amacıyla üzerinde çalıştığı bu projeyi, bir yandan da barışçı "deprem *****geme" sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmayı ve fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. Bu nedenle proje önce Avustralya' nın çıplak ve seyrek nüfuslu kırsal bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sıra. Değişik zamanlarda Kafkaslar' da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika' daki Ant dağlarında tektonik uyarılar verilmek suretiyle endüktif deprem yaratma konusunda büyük adımlar atıldı.
Bu araştırmalar Amerika' da HAARP ve diğer askeri tesislerin kumanda merkezlerinde yürütülüyordu. Bu arada, Türkiye, Japonya ve benzeri deprem bölgelerinde de sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa bilgisayarların kayıtlarına gönderilmeye başlandı. Ve gün geldi bu sistem Türkiye'de denenmek istendi.
Bölge zaten yılardır bu amaçla sismik espiyonaj altındaydı. Nitekim gelişmeleri dikkatle takip edenler, depremden hemen sonra, Türk Telekom' un Türkiye' nin sismik bilgilerini Pentagona ileten NATO Üssü' nün iletişimini nasıl kestiğini ufak puntalarla gazetelere düşen haberlerden hatırlayacaklardır. ABD' nin asıl hedefi, Kuzey Anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve bulguları, San Andreas fay hattına uygulamaktı. Bu iş yine çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi İsrailli 2 uzmanlara verilmişti. Gerekli makine ve donanım gizlice denizaltılarla Gölcük üssüne getirilerek oradaki, yeraltı, denizaltı korunaklarına kuruldu. Türk makamları durumdan detay bazda haberdar değildi. Deney başarılı olacağından sonunde kimse normal dışı bir şeyin olduğunu fark etmeyecekti.
Bu amaçla Gece Şahini tatbikatı" nın Gece 03:00 da başlaması planlandı. Gece saat tam 03:00 da düğmeye basılacak ve Gece Şahini devreye alınacaktı. 1-2 dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle Marmara'nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan basıncı dışarı atacaklardı. Böylece büyük bir deprem önlenmiş olacaktı. Ama o gece bir şeyler yanliş gitti Doga kendini yönetmek isteyenlerden bir kez daha intikam almişti. 45 saniye süren deprem, beklenenin 10.000 kat üstünde bir güçle gelmişti. Zayiflayan ve titreyen elektrikler geri geldiginde, gece saat 03:05' i gösteriyordu.
Daha bir kaç dakika öncesine kadar korunağın içinde şampanya patlatmayı bekleyenler, şimdi korkudan buz gibi donmuş, hareketsiz ayakta duruyorlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. On binlerce insan, çoluk cocuk, o enkazın altında can çekişiyor veya cansız yatıyordu. Bu tarihin en büyük felaketiydi; hem de insan eliyle yaratılan...
İşte o andan sonra çantalardan çıkan Q planı" çalışmaya başladı. İlk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi. Kimsenin birbiriyle haberleşmesi istenmiyordu. Cumhurbaşkanı dahi sabahleyin "benim de telefonum ke***ti" şeklinde garip bir açıklama yaptı.Cumhurbaşkanı ve başbakan şaşkındı. Saatlerce "üzgünüz" bile diyemediler.
4 dakika içinde İsrail Başkanı Barak ve birleşik Devletler Başkanı Clinton ile irtibat kuruldu. O anda İsrail' de Ben Gurion' un Lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı havalanıyordu. 2 dakika sonra da İsrail Deniz Kuvvetleri ve NATO Güney Deniz Saha komutanlığı' na bağlı tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna geçirildi. Amerikan 6' ncı filosuna bağlı gemiler de rotalarını İstanbul' a çevirmek için Pentagon'dan emir aldılar. Bu arada devreye Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belki de onlardan da Türkiye için sözler alınıyordu.Yunanistan bile harekete geçirilerek Türkiye' ye karşı olan hasmane tutumuna son vermesi sağlanıyordu. Tüm Batı başkentleri hareket halindeydi, panik yoktu. Herşey kontrol ve koordinasyon altındaydı; bir tek Türkiye dışında. İsrailli askerler ve üst düzey subaylar o gece gölcük'te ne arıyorlardı. Bu devir teslim töreni her yıl yapılan rutin bir ulusal törendi. Uluslar arası bir kimliği yoktu.
Bunun nedenini şimdi daha iyi anlıyoruz. Hiç kimse bu güne kadar hiç katılmadıkları bu devir teslim törenine neden katıldıklarını sormadı. Ya şaşkınlıktan, ya da telaştan, enkaz altında kaç İsrail askerinin öldüğü, kaçının yaralandığını da soran olmadı. O felakette kaç İsrail askerinin öldüğünü ne Genelkurmay yayınladı ne de İsrail böyle bir bilgiyi açıklamak nezaketinde bulundu. Herkese verdikleri imaj ise oraya biz yardım için geldikleriydi.
Hemen bir hastane kurdular. Esas amaçları enkaz altındaki askerlerini ve önemli askeri malzemeyi çıkartarak götürmekti. Biz de "Bak şu İsrail'e helal olsun, hemen yardımımıza koştu" diyerek sevindik. Sabah saat 03:05 ile 06:30 arasında Batı'da bu hareketlilik yaşanırken bölgede de çok hızlı ve çok gizli askeri hareketlilik hakimdi. Ancak herkes kendi derdine düşmüş olduğundan bu olağanüstü gizli operasyondan kimsenin haberi olmuyordu. Böylece bu işi planlayanlar gecenin karanlığından da yararlanıp denizaltından parçaları yüzeye vuran Tesla makinesinin kalıntılarını toplayıp, yer altı ve yerüstündeki tüm izleri yok etmeye çalışıyorlardı. Ve bölgeye son hızla gelen Rus araştırma gemisi dahi sabah saat 06:30' da bölgeye vardığında, havanın aydınlanmasıyla birlikte etrafta delil olabilecek tek bir cisim bile kalmamıştı. Deniz altında oluşan radyasyon anlaşılmasın, dibe çöken kalıntılar araştırılmasın ve patlama sonucu meydana gelen denizaltı krateri ve çukur ortaya çıkarılmasın diye bu bölge derhal askeri karantinaya alınarak dalışa yasak bölge ilan ediliyordu. Ancak bütün bu temizlikler yapıldıktan sonra Ecevit ve daha sonra da Demirel'in bölgeye gitmesine izin veriliyordu.
Amerika tüm imkanlarını seferber etti. Clinton Amerikan halkından Türkiye'ye yardım etmesini istedi. Kasım' da Türkiye'ye geleceğini ilan edip; Ecevit' in de bu arada Amerika' ya (belki de binlerce şehidin diyetini konuşmaya) kendini ziyarete geleceğini haber verdi.
İlk anda çok yadırgadığımız Sağlık Bakanı Osman Durmuş' un"yabancılara tek bir hasta bile vermem demesini, ABD Deniz Kuvvetlerine ait yüzer hastanede tek bir hastanın bile tedavi edilmediğini, 750 ton yardım malzemesiyle yüklü bir İsrail gemisinin üç gün süreyle gümrükte tutulmasını şimdi yadırgayabiliyor musunuz? Enkaz altında binlerce Mehmet, Hatice, Ayşe ve Ali'ye karşı bir vicdan borcumuz var. Onlar geride gözleri yaşlı on binlerce sevenlerini, sıcaklıklarından mahrum bırakırken, sırf Kaliforniya'da Johnny' ler, Susan' lar ve Alice' ler yaşasın diye yaşamdan çalındıklarını dünya bilsin.